ALLAHIN ASLANI HZ.ALİ

Konu, 'ALLAH'ın Arslanı. Hz. Ali' kısmında k_binici52 tarafından paylaşıldı.

  1. k_binici52

    k_binici52 Daimi Üye

    Kayıt:
    28 Kasım 2006
    Mesajlar:
    95
    Beğenilen Mesajlar:
    2
    Hz. Ali

    Hz. Ali, milâdi takvime göre 21 mart 598'de doğmuştur. 24. 01. 661 tarihinde ise, İbn Mülcem adlı hain tarafından zehirli bir kılıçla şehit edilmiştir.
    Hz. Ali, İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in amcasının oğludur. Hz. peygamberin yanında, onun eğitimi ile büyümüştür. ilk İslamiyet´i kabul eden kişidir. Ayrıca Hz. Peygamberin damadıdır da, dolaysıyla Peygamber soyunun sürdürücüsüdür.
    Hz. Ali, Müslümanlığı ilk kabul eden kişi olarak son nefesine kadar da İslamiyet için çalışmıştır. Savaş meydanın da hiç yenilmemiştir. Bilgelikte, yiğitlikte, cesurlukta, fedakarlıkta üstüne insan yoktur. Hz. Ali, sadece yaşadığı süre içerisin de değil, onu takip eden yüzyıllarda da zalimin korkusu, mazlumun dostu olmayı sürdürmüştür. Hz. Ali'ye kinli haydutlar ve İslam düşmanı putperestler, Hz. Ali'ye yapamadıklarını evlatlarına yapmaya çalıştılar. O zamanın Ebu süfyan'ları, sonra Muaviye, Mervan, Yezit olarak Hz. Ali'nin soyunu kurutmak istediler. Nitekim Hz. Ali'de dahil her On İki İmam da şehit edilmiştir. Hiç birisi vadesiyle hakka yürümemiştir. Hz. Ali'ye ve soyuna yapılan haksızlıklar, katliamlar dolayısıyla Hz. Peygambere yapılıyordu. Cahilliye döneminde Arap toplumunun başına bela olan putperest köleci bezirganlar, görünürde Müslüman olup öz olarak bezirganlığı sürdüren bu kişiler, Hz. Peygamber döneminde yapamadıklarının adeta acısını çıkartıyordu. Ebubekir'le başlayan süreç Yezit'e kadar uzanıyor, oradan da Yavuz Selim'e kadar gidiyordu. Bu süreçten günümüze kadar sayısız acılar yaşandı. insanlık tarihinde görülmedik vahşi katliamlar yapıldı. Bu sürece dair anlatılacak çok şey var ve bunlar dün olmuş gibi güncelliğini koruyor. Çünkü günümüzde de bu misyon en inceltilmiş haliyle sürüyor. Bu misyon kirli, ikiyüzlü bir misyondur. Hz. Muhammed'in torunlarını katletmek ve ondan sonra da ona salavat etmek ikiyüzlülük değil de nedir? Maalesef İslam tarihinde bunlar yaşandı ve günümüze dek etki bırakacak kadar güçlü yaşandı. Hz. Ali'yi tanımaya devam ediyoruz. İslamiyet, başta Hz. Ali'nin soylu mücadelesi olmak üzere gelişmeye devam ediyordu. Bu gelişme beraberinde bir çok sorunu da getiriyordu. Bu sorunların başında da eski putperest bezirganların Müslümanlığı kabul etmesiydi. Bunlar İslamiyet'i özümsedikleri için Müslüman olmuyordular. Bunların tek gayesi gelişen İslamiyet´in kazandığı değerlerin üzerine konmaktı.
    Nitekim daha Hz. Peygamber hakka yürümeden, bu bezirganlar fitne fesada başlamışlardı. Hz. Peygamberin hakka yürümesinden sonra ise saldırılarını alenileştirip sıklaştırmaya başladılar. Bu saldırıların hedefi Hz. Ali'ydi, dolayısıyla Hz. Peygamberdi.
    İslamiyet gelişen ve güçlenen bir din olarak kendi kurumlarını da yaratıyordu. Bu kurumların en önemlisi de halifeliktir. Halife olan kişi İslam toplumunu dini ve siyasi olarak yönetmekle görevli olan kişidir. Bu anlamda halifelik önemlidir. Hz. Peygamberin kendisinden sonra halifenin kim olması gerektiği konusunda hadisleri vardır. Hz. Peygamber bir çok sohbetinde kendisinden sonra Hz. Ali'yi halife olarak tanıtmıştır. Ve o zaman herkes bu halifeliği onaylamıştır. Ne var ki Hz. Peygamberin vefatından kısa bir süre sonra, -ki bu süre daha Hz. Peygamber defin edilmeden öncedir- eski putperest bezirganlar kendi halifelerini seçmişlerdi. Hz. Ali, Hz. Peygamberin defin işleriyle uğraşırken onlar kendi halifelerini seçiyorlardı. Hz. Ali, sadece bir yönüyle değil, bütün özellikleriyle halifeliği hak eden kişidir. Bu özellikleri; ilk Müslüman olan kişidir, bütün ömrü İslamiyet için çalışmakla geçmiştir, bilgelikte, cesurlukta, fedakârlıkta üstüne yoktur. Ayrıca Hz. Peygamberin soyunu sürdürendir. Bütün bunlara ek olarak Hz. Peygamberin hadisleri var. Örneklersek: "Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır. Ali'yi sevmeyen beni de sevmiyordur. Bir kimse Ali'ye saygısızlık etti mi ban saygısızlık etmiştir." Bunlara benzer onlarca örnek. Bütün bunlar dünya insanlığının kabul ettiği genel gerçeklerdir. Bu gerçekleri günümüzün Sünni din bilginleri de kabul etmektedir. Ne yazık çıkarları el vermediği için ikiyüzlülük yapmaktalar.
    Bütün bunların herkesin kabul ettiği genel doğrular olduğunu belirttik. Bir de biz Alevilerin Hz. Ali hakkında bize özgü doğrularımız ve tanımlamamız var. Bunları da yeri geldiğinde belirtmeye çalışacağız.
    Hz. Ali gücü olmasına, hakkı olmasına rağmen halifelik için kavgaya girişmedi. İslamiyet´in zarar görmemesi için Ebubekir'in halifeliğine ses çıkarmadı. Taraftarlarına dünya malının geçici olduğunu telkin edip onları kavgadan uzaklaştırdı. Ne var ki bu eski putperest bezirganlar sadece dünya malı ile yetinmediler. Bu putperest bezirganlar insanlığa umut olan İslam dinini de kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başladılar. Cahilliye dönemindeki eski gelenekleri tekrar yaşamaya/yaşatmaya başladılar. Ama bu sefer aralarında bir fark vardı. Bu fark da, cahilliye dönemindeki gerici geleneklerin İslam adı altında yaşatılmaya başlanmasıydı. Halbuki Hz. Peygamber sadece putları yıkmamış, aynı zamanda bu gerici gelenekleri de yıkmıştı. Hz. Ali burada önemli bir rol oynuyordu. Bu rol de bütün bu gerilikleri teşhir etmekti. Hz. Ali görevini layıkıyla yerine getirip, daha çocukken putlara attığı taşları söze dönüştürüp bu putperest bezirganlara fırlatıyordu. Eskinin büyük putperest bezirganları, önlerine çıkan bu engeli aşmak için olmadık hilelere baş vuruyorlardı. Hz. Ali bütün sorunları teker teker aşıyordu.
    Hz. Ali sabırlıydı, bu sabrı kimse gösterememiştir. Hz. Ali mücadelesini daha bir azimle sürdürdükçe bu putperest bezirganlar çıldırıyorlardı.
    Ebubekir'in ölümünden sonra putperest bezirganlar yerine Ömer'i halife olarak seçtiler. Tekrar tekrar belirtmekte yarar var, Hz. Ali'yi savaş meydanında yenen olmamıştır. Hz. Ali hiç bir savaştan kaçmamıştır, bu anlamda gücü, yiğitliği tartışılmazdır. Ama bütün bu yiğitliğe rağmen Hz. Ali, halifelik kavgasına girmemiştir. Bütün haksızlıklara, kışkırtmalara, tahriklere rağmen. Hz. Ali bunu yaparken bir tek gayesi vardı. O da; İslamiyet zarar görmesin. Nitekim Ömer'in ölümünden sonra bu sefer Osman'ı halife ettiler bu bezirganlar. Hz. Ali sabırlıydı, sabrı en büyük silahtı. Bu putperest bezirganlar sadece Hz. Ali'yle savaşmıyorlardı, aynı zamanda kendi içlerinde de büyük anlaşmazlıklar, çelişkiler vardı. Bu çelişkiler sonucunda Osman öldürüldü. Osman´ın ölümünden sonra, nihayet Hz. Ali halife oldu. Baştan beri olması gereken şimdi oluyordu. Bu putperest bezirganlar tayfası bu halifeliği mecburen de olsa kabullenmek zorunda kalıyordu.
    Bu döneme dair ciltler dolusu değerlendirilme yapıla bilinir. Çünkü bu dönem İslam tarihinin en belirleyici dönemidir.
    Hz. Ali halife olmuştu olmasına ama bu putperest bezirganlar boş durmuyordu. Hz. Ali bu putperest bezirgan tayfasının yaptığı tahribatları onarmakla meşgulken, onlar Hz. Ali'yi ortadan kaldırmanın planlarını yapmaktaydılar. Bu planların sonucu, Hz. Ali 24. 01. 661 tarihinde ibn mülcem adındaki katil tarafından zehirli bir kılıçla şehit edilmiştir.
    Hz. Ali'nin şahadeti İslam tarihinde kanlı bir dönemin başlangıcı olmuştur. O tarihten bu yana, başta Hz. Ali'nin soyu olmak üzere, Hz. Ali'yi sevenler onun yolunda yürümek isteyenler insanlık tarihinde rastlanmamış katliamlara, baskılara maruz kaldılar. Bu katliamlar ve baskılar günümüze kadar da geliyor. Ve aradan 1400 yıl geçmesine rağmen, hâlâ Hz. Ali'nin yolunu tutanlar, yani Aleviler kendilerini açıktan ifade edemiyorlar.
    Hz. Ali'nin kişiliğini, mücadelesini, olguları ve olayları ele alış tarzını, insan ve doğa ilişkilerini anlatmak yüzlerce cildi kapsayacak bir çalışmadır. Biliyoruz ki Hz. Ali İslamiyet´in, Hz. Peygamberden sonra en büyük temsilcisidir. Bu anlamda tarih boyunca insanlar en zor dönemlerinde Hz. Ali'yi çağırmışlardır
    Günümüzde Hz. Ali
    Çeşitli ideolojik saplantıları olan bir takım kimseler Hz. Ali gerçeğini inkâr etmek istiyor. Bunu başaramayınca da bu defa Hz.Ali gerçekliğini saptırmaya, tahrif etmeye, toplumun önemsediği eylemlerini çarpıtmaya çalışıyorlar. Bu Hz. Ali düşmanlığı yaklaşık 1400 yıldır sürüp gitmekte. Sanırız Hz. Ali´yi sahiplenme ve onu dışlama önümüzdeki yüzyıllarda da devam edecek. Peki nedir bu kadar uğraşılan Hz. Ali kültü? Nasıl bir şahsiyettir bu Hz. Ali? Ne yaptı da günümüze kadar tartışılıyor? Yazar Abdülbaki Gölpınarlı, Hz. Ali adlı kitabının önsözünde şöyle tanımlıyor: " İnsanlar vardır; yaşarlar, ölürler, yaşayış sayfasında bir izleri bile kalmaz, zaman alanında bir sözleri bile söylenmez. Sanki doğmamışlardır, sanki yaşamamışlardır. Bir yıldız aksa göz alır, bir kuş uçsa kanadının sesi duyulur, hâlbuki bunlardan ne bir ses kalır, ne bir nefes. Dünyaya gelmeselerdi hiç bir şey eksilmezdi, gelmişlerdir, yer yüzünde hiç bir fazlalık olmamıştır.
    Hâlbuki insanlar vardır, ömürlerini sürüp bitirirler fakat zaman onlar için akar, düşünce onların hayatını örer, inanç onlara bağlanır, düşmanlık onlara saldırır. Bunların adları toplumu sürükler, hatıraları devletler kurar. Bunlar için kan dökülür, şan alınır. Bunlar için zulme göğüs gerilir, zulmedilir.
    Bir muhitte sevilmezken, bir muhitte bunlara tapılır. Bunları birisi yererken, öbürü ölesiye sever. Tarih, sanki bunların öz mallarıdır, övülüş, yeriliş, öz hakları. Bunlar gerçekten yaşamışsalar, insanın çocukluk devrindeki yalanından doğmamışlarsa şüphe yok ki, normalin üstündeki insanlardır; Peygamberlerdir, erenlerdir, aşıklardır...
    İşte İslam tarihinde Ali bunların birisidir, hatta birincisidir. Daha Hz. Peygamber sağken o, ölesiye sevilen öldürülesiye yerilen bir er olmuştu. Daha kendisi hayattayken mabuduna candan inanan bu ere Tanrı demek cesaretini bulanlar çıkmıştı. Adına yıllarca minberlerde lânet edilirken, o ad için can verenler vardı. "Ya Ali medet" sözü, ümitsize ümit veriyor, hastaya şifa sunuyor, kuvvet, kudret kaynağı oluyordu.
    Ümeyyeoğullarını bu ad yıktı, onların zulmünü bu ad sahibinin oğlu Mazlum Hüseyin´in kanı boğdu. Abbasoğulları saltanatını bu ad kurdu ve o imparatorluğu, içten içe gene bu ad çürüttü. Al-i Büveyh´le Fatimiler bu adla kuruldu, Safeviler bu adla belirdi, gelişti. Mezheplerden bahseden kitaplar bu adla doldu, İslam tarihi bu adla yazıldı, tasavvuf bu ada dayandı, İslam felsefesi bu addan hız aldı, tasavvufi şiir bu adı andı. İsyanları, bu ad kopardı, ölümü bu ad hiçe saydı, kalan "ya Ali medet" dedi, düşen "ya Ali medet" .....
    Hz. Ali için dünyanın kaderini değiştiren biri dersek abartmış olmayız. Hz. Ali´yi sadece bir yönlü ele alıp değerlendirenler büyük bir yanılgı içindeler. Hz. Ali´yi Arap kabileler arasında iktidar mücadelesi vermiş ve kaybetmiş biri olarak değerlendirenler yetersiz bir değerlendirmede bulunmaktalar. Böyle davrananlar hiç bir zaman Hz. Ali´yi bir bütün olarak değerlendiremezler. Dolayısıyla bu tür kişilerin yaratmak istedikleri Hz. Ali portresi ile gerçek Hz. Ali portresi çok farklıdır. Gerçek Hz. Ali, bütün insanlığın kabul ettiği ender şahsiyetlerden birisidir. Hz. Ali, düşmanlarının bile yeteneklerini, cesaretini, bilgeliğini, fedakârlığını övdüğü bir yüce kişiliktir. Alevice deyimle o "Allah´ın Arslanı"´dır.
    Hz. Ali, yaşamıyla, düşünceleriyle, eylemleriyle günümüzde de dara düşenlerin sığınağı durumundadır. "Yetiş ya Ali" sözü boşuna söylenmemiştir. Yazarında belirttiği gibi, tarih boyunca zor durumda olanların adeta duası olmuştur. Hz. Ali´nin dini tarafını, kutsallığını bir tarafa bırakıp, onu sosyolojik ve siyasal olarak değerlendirirsek bile, insanlığa ne kadar çok katkı yaptığını görmüş oluruz. Hz. Ali´nin Mısır Valisi tayin ettiği Malik Bin Ejder´e hitaben yazdığı mektup adeta bir yöneticilik manifestosu niteliğindedir. Nitekim bu mektup önemli üniversitelerde ders olarak okutulmaktadır. Hz. Ali bu mektubunda sadece kendi çağının ilerisinde değil, aynı zamanda şu yaşadığımız 2000´li yıllarında çok çok ilerisinde olduğunu kanıtlamıştır. Zaten Hz. Ali bazı ahmakların iddia ettiği gibi sahte bir kahraman olsaydı, günümüzde adı anılmazdı. Hz. Ali gerçekliği yeterince anlaşılmak istenmediği için bazı sivri zekâlılar onu hakir görmeye, çeşitli sıfatlar yükleyerek basitleştirmeye çalışıyorlar. Bilinmelidir ki; güneşin doğuşu nasıl engellenemiyorsa Hz. Ali gerçekliği de engellenemeyecektir. Bizler Hz. Ali´nin o erdemli yolunda olduğumuz, Hz. Ali gerçekliğini bildiğimiz ve Hz. Ali´nin adıyla kendimizi andığımız için şanslı sayıyoruz. Bizler bütün zorluklara rağmen Hz. Ali´yi sahiplenmeye devam edeceğiz.
    Hz. Ali sahiplenilmesi gereken bir yol çizmiştir. Eğer Hz. Ali´nin çizdiği bu yol insanları yanlışa yönlendirseydi, şüphesiz insanlar o yola gitmezdi. Nitekim yaşadıkları dönemde kendilerini Tanrı dahi ilân eden imparatorlar, krallar günümüzde unutulmuşlardır. Burdan çıkardığımız sonuç; Hz. Ali´nin yolu doğrudur. Bu yol insanı her türlü tehlikeye karşı korumakta, karanlıktan aydınlığa, yokuştan düzlüğe, zor durumdan rahata çıkarmaktadır. Birilerinin bunu yok sayması, inkâr etmesi bu tarihsel gerçekliği engelleyemez. Hz. Ali düşünceleri, felsefesi, yaşam biçimiyle insanlığa yol göstermeye devam edecek. Dünya döndükçe, insanlık var oldukça Hz. Ali de var olacaktır.
    Bir Bütün olarak Hz. Ali
    Hz. Ali, dünyaya gelmiş en önemli şahsiyettir. Burada bir parantez açarak Hz. Ali´nin peygamberlerle karıştırılmamasının gerekliliğini belirtmek isteriz. Hz. Ali´nin önemini vurgularken peygamber düzeyine çıkartmıyoruz. Hz. Ali bir peygamber değildir. Hz. Ali bir önder insandır. Buna önderlerin önderi diyebiliriz. Hz. Ali´yi tanımlarken onu abbarttığımız düşünülebilinir. Böylesi bir düşünce yanlıştır. Belki de Hz. Ali´yi tam anlamıyla tanımlayamıyoruz.
    Hz. Ali neden bu kadar önemlidir? Hz. Ali´nin şahsında sembolleşen değerler toplamı sadece Ali taraftarı toplumlar için değil, bütün insanlık için kazanımdır. Bu değerleri insanlık kavradığı zaman bir çok sorunun çözüme kavuşacağı inancındayız. Hz. Ali´yi sadece tarihsel bir siyasi kişilik olarak görenler ve bu siyasal-askeri kişiliğin şahsında ona yüklenen misyonun yanılgı olduğunu iddia edenler ya gerçeklerden bîhaber kişilerdir ya da art niyetli kişilerdir. Elbette Hz. Ali´nin siyasi, askeri yönü de vardır. Ama Hz. Ali salt siyasetle, askeriyle uğraşmamıştır. Hz. Ali, insan yaşamının bütün yönleriyle ilgilenmiş, sadece kendi zamanın ile değil, insanlık yaşadığı müddetçe geçerli olacak tespitler, çözümler geliştirmiştir. Hz. Ali komple bir kişiliktir. Hz. Ali´nin komple bir insan olmasında etkili olan olayları tarihsel bir zorunluluk olarak görün ya da ilâhi kudretin damgası olarak. Her açıdan da sonuç ortadadır.

    • Hz. Ali bir filozoftur. Düşünce biçimi, olayları tahlil metodu, sonuçlara varması ve sonuçları anlaşılır bir üslûpla anlatması...
    • Hz. Ali bir edebiyatçıdır. Arap toplumunda Kuran´dan sonra edebi değeri olan ikinci kitap Hz. Ali´ye ait olan Nehc´ül Belaga´dır. Nehc´ül Belaga´daki üslûp, günümüzde dahi çekiciliğini ve etkiliyiciliğini muhafaza etmektedir.
    • Hz. Ali mükemmel bir eş, ideal bir babadır. O Fatma´nın eşidir. Hasan, Hüseyin ve Zeynep´in babasıdır. Bütün bu kişilikler insanlığın kaderinde etki sahibi değiller mi? Daha ne denilebilir ki.
    • Hz. Ali büyük bir komutandır. Hz. Ali´nin askerlik dehası tartışılmazdır. “La fetta illa Ali, la seyfe illa Zülfikâr” (Ali´nin üstüne yiğit, Zülfikâr´ın üstüne kılıç yoktur) sözü öyle gelişi güzel söylenmiş bir söz değildir.
    • Hz. Ali dürüst bir siyasetçidir. Bazı kimseler Hz. Ali´nin çok kötü bir siyasetçi olduğunu söylerler. Buna kanıt olarak da, muaviye lânetlisinin hakem olayını gösterirler. Bu kimselerin siyasetten anladığı sahtekârlık, düzenbazlık, haysiyetsizlik, yalakalık, riyakârlıktır. Hz. Ali bunun yanında sadece siyasette değil, yaşamın her alanında dürüstlüğü, hakkaniyeti, doğruluğu, haysiyeti, edep-erkânı savunmuştur. Siyaseti kirlilikten kurtarmak istemiştir. Aslında Hz. Ali´nin duruşu, günümüzde bile en ideal olanıdır. Yani namuslu siyasettir Hz. Ali´nin yaptığı. Bazı çağdaş muaviyeler, siyaseti bir rant kapısı olarak görmekte ve bu yolla insanları sömürmekteler. Hz. Ali´nin siyaset anlayışı eninde sonunda galip gelecektir. Neden? Çünkü, yönetilenler kendilerini yönetme iddiasında olanların dürüstlüğüne bakacaklar. Bazı siyaset cambazları kendilerini muaviye taktikleri ile bir süre gizleyebilirler. Fakat bunların uzun ömürlü olamayacaklarını söylemek için müneccim olmaya gerek yok.
    • Hz. Ali bir insan hakları savunucusudur. İlgilenenler George Jerdak adlı yazarın yazdığı altı (6) ciltlik “Hz. Ali ve insan hakları” adlı kitaba başvurabilirler.
    • Hz. Ali eşitlikçidir. Hz. Ali, kendisi halife olduğu dönemde en sıradan insan ne maaş alıyorsa kendisi de aynı maaşı alıyordu. Ne eksik ne de fazla. Bu yüzden Hz. Ali´yi kardeşi dahi terk etmiştir. Nasıl olurda devletin başı, bütün hazinenin tek sorumlusu, eski bir köle ile aynı maaşı alır? Bundan da bir eşitlik olur mu?
    • Hz. Ali´nin önemini, olaylara bakışını özetlemek dahi oldukça zor. Bizlerin yaptığı özetin özetinin özetidir. Hz. Ali´yi anlamak için biraz sabır göstermek lâzım. Yazar George Jerdak, Hz. Ali´nin insan hakları boyutunu yazmak (anlatmak) için altı (6) cilt yazmıştır. Yine de eksik tarafları olduğunu söylemekte. Hz. Ali, dünya üzerinde en çok yazı yazılan şahsiyetlerin en başında yer almakta.
    Hz. Ali´yi tanımak gerekir. Tanıyıp sevmek gerekir. Neden gerekir? Eğer Hz. Ali gerçek anlamıyla, tam manasıyla kavranırsa, bunun sonuçları yaşamın her alanında başarı ve mutluluk demektir. Bizler bunun doğruluğundan şüphe duymuyoruz. İnanıyoruz ki; insanlık Hz. Ali´yi bir gün bütün boyutlarıyla tanıyacak ve bundan, bu değerler bütününden çok önemli sonuçlar alacaktır. Hz. Ali, insanlığın makro düzeyde yaşadığı ne varsa; savaş, ihanet, çelişki, yoksulluk, anlaşılmamak, dışlanmak, zulüm... kısacası olumlu olumsuz ne varsa hepsini mikro düzeyde yaşamıştır. Yaşadığı için de önemli sonuçlara ulaşmıştır. Fakat ne acıdır ki, anlaşılmamıştır. Onu en çokta Ali taraftarı olduğu iddiasında olanlar yaralamıştır. Çünkü Hz. Ali´yi anlamamışlardır. Eğer az da olsa Hz. Ali´ye anlam verebilirsek, bundan emin olun ki, her anlamda kazançlı çıkılır. Anlayamıyorsak dahi samimice anlamaya çalışalım. Artık ne kadar anlayabilirsek.
    Tekrar belirtelim ki; Hz. Ali´nin şahsında somutlaşan değerler bütün insanlık içindir. Salt bir grubun, cemaatin, toplumun değil. Önemli olan hangi toplum, cemaat, grup olursa olsun buna gereken anlamı verebilmektir.
    Aşağıda Hz. Ali´nin bazı deyimlerini alıyoruz. Dileriz başlangıç manasında yararlı olur. Bilinir ki; büyük yangınlar çok küçük kıvılcımlardan başlar.

    • Övünç duyacağı bir soyu varsa cahil insanın, bilsin ki; çamurdan ve sudandır özü soyunun.
    • Dünyada Ehlibeyt´in deger kriteri güzelliktir. Bilim, dogruluk ve sevgidir soyu insanoglunun.
    • Dayanylmaz bir kötülük gelirse e?er ba?yna, suskun kayalar gibi dur ve diren.
    • Bilmelisin ki; rahat günler de geçer, zor günler de. Öyleyse ne diye dünya maly için a?lyyorsun.
    • En bilge insan; eksi?ini, kusurunu, yanly?yny bilen ki?idir. Sözünü tutan, bencilli?i yykan, dar hesaplary a?an ki?idir. Kötülüklere, kötüye yüz vermeyen, dostlukla, iyiliklerle güzelle?en, dünya yykylsada öz de?erlerine ba?ly olan ki?idir.
    • Çaba harcamadan yarasynyn iyile?mesi için dünyadan çare bekleyen ki?i, yarasynyn iyile?mesini beklerken, yara üstüne yara açar.
    • Yokluk ve yoksulluk genç insanyn ayyplanmasyna ve onunla alay edilmesine yol açar. Do?ruyu söylesede söyledikleri önemsenmez, hatta kötü söz etmi? gibi davranylyr.
    • Aydyn ve bilgili genç insana kendi zamany ihanet etse de, izzet ve saygynly?y ona ihanet etmez.
    ALLAH´IN ASLANI
    Hz. Ali´den dersler

    • Övünmeye değer şeyler güçlü akıl, utanma, nefsinden sakınma ve eğitimdir.

    • Sözün gümüş olsa da, ey nefs sükut (suskunluk) altındır.

    • Şerefine düşkün olan kötü cevap almaktan kendini sakınır. İnsanların davranışlarını düşünerek ve gözeterek onlarla uyum içinde yaşayan kendi kişiliğinide korur.

    • Halka saygınlık veren kişi, saygın tutulmuştur. Halkı küçümseyenlerse saygı görmemişlerdir.


    • Seviyesiz insanların bana cahilce sözlerine karşılık vermekten tiksinti duyarım.

    • İnsanların vefat eden akraba ya da dostları için feryatlarla ağlamalarına şaşırıyorum.

    • Oysa ölüm cebimizde bize hep eşlik etmektedir, neden cahiller de feryadla karşılanır, ölüm neden böyle şaşkınlık yaratıyor.

    • İnsanın dilekleri kendisine yakındır. Her şey den çok insana yakın olansa ölümdür.

    • Ey Allah´ım, kaç evin önünden geçtiğimde zevk ve yapay mutlulukla şenlenmişti.

    • Ya siz bizi yok edersiniz ya da, biz sizi yok ederiz. Ya da barışı daha uygun görürsünüz.

    • Kişinin karşılaşacağı bütün sorunların kolay olması beklenemez, bazılarının kolay olmasının yanında bazıları zor olacaktır.

    • Zaman bana karşı maske takındı, beni tanımazlıktan -görmemezlikten geldi, bilmedi ki ben güne saygılıyım ve talihsizliklerin en korkulusunu bile kolay şeymiş gibi karşılarım.

    • Yaşamın tecrübeleri doğru karar verebilmeyi öğretti, öyleki artık beni bitirmeye -yok etmeye gelen şeyleri ben bitirip- yok ettim.

    • Kişinin yapısını oluşturan öz iyi değilse, o kişinin ağzından iyi sözler çıkmaz.

    •
    • Öyle bir devir ki hiçbir arkadaşın senden hoşnut değil. Ve öyle bir devir ki hiçbir dostun sana dürüst ve gerçek dost değil.

    • Mal mülk toplayıp biriktirme kime topladığın bilinmez.

    • Ey karamsar; bilmelisin ki, bu devranın değişmeyen tek bir kanunu var o da değişmektir.

    • İlim bayrağımdır, nereye gitsem benimledir kalbim onun ilmiyle doludur, sanma ki boş bir sandıktır.

    • Bütün varımızı sunarız sadece, ekmek ve sirke olsa da.

    • Bırak bu içindeki ikililiği atıl ateşe, sönmeye yüz tutsa da onu alevlendir.

    • Eziyet etme, eziyete engel ol. Diline sahip ol, can feda olsun sana yardımcı olan dost arkadaşlığına.

    • Yanlışını gününde görüp nefsine sitem edersen yanlışın faydaya dönüşür. Dünde kalan yaşam geçmişle yok olur gider.

    • Mükemmel insan eksiklerini ve kusurlarını bilendir. En kötüsü ise

    insanların doyumsuz isteklerinin ve hırsının peşine düşendir.

    • Huzur ve barışcıllığı arkadaş edinmişe yakınlaş, arkadaşlığından mutlu olmadığın kişiden uzak ol.

    • Çalışmak kadar dinlenmeyi de görev bil ihmâl etme. Sağlığınıza eza etmeyin, sağlığın bozulması kolaydır da onu elde etmek zor.

    • Yumuşak huyluluğun bitmez tükenmez kaynağı ol. Kimseye asla eziyet etme, yaptığın şeyin sonuçlarını görür ve duyarsın.

    • Üç şeyi kendinizde tutup saklayın: cesaretiniz, bilginiz ve malınız. İnsanlar bu üç sahip olduğunuz şeye düşmandır ve o insanları ancak bu üç şeyi kaybetmeniz sevindiri ve razı eder.

    • Aşağılık insanlarla yakınlaşmaktan kaçın, onlar ki yapmacık sevgilerini gösterip içlerinde kötülüğü sakladılar. Onları hoşnut tuttuğun sürece sana sevgi duyarlar verili olmaktan geri kalırsan sana zehirlerini akıtırlar
    Hz. Ali'nin Siyaset Anlayışı
    Bazı iyi niyetli fakat Hz. Ali´nin olağanüstü kişiliğinden bihaber kimseler Hz. Ali´nin iyi bir siyasetçi olmadığını söylüyorlar. Buna dayanak olarak da Hz. Ali ile Muaviye'nin mücadelesini ve bu mücadelede Muaviye'nin “kazanmasını” örnek olarak veriyorlar. Bu kesinlikle temelsiz bir dayanaktır. Hz. Ali, gerçek manada bir siyasetçidir ve siyasetinin doğruluğu asırlardan beri hiç bir kuşkuya yer vermeyecek şekilde kanıtlanmıştır. Dünya döndükçe ve insanlık gerçekleri aramaya devam ettikçe, doğru bir yaşamın, anlamına uygun bir yaşamın sahibi olmayı istedikçe de Hz. Ali'nin siyasetide geçerliliğini korumaya devam edecektir. Çünkü Hz. Ali, siyaseti anlamına uygun, olması gerektiği gibi yapmıştır.
    Hz. Ali doğru bir siyasetin sahibiyken birilerinin çıkıp Ali'nin iyi bir siyasetçi olmadığını söylemeleri gerçek dışı olmakla beraber düşündürücüdür. Bu kişilerin verdiği örnek biraz anlaşılırsa olay daha da düşündürücü olacaktır. Çünkü bu tür kişiler Muaviye'nin yalan, sahtekarlık, haksızlık, düzenbazlık, üçkağıtçılık üzerine inşaa ettiği siyaseti doğru bir siyaset diye anlamaları ve övmeleri korkunç bir durumdur. Üçkağıtçılığın , sahtekarlığın, hilebazlığın, haksızlığın yüceltilecek bir tarafı yok. Aksine bu tür davranış ve düşünceler şiddetle mahkum edilmeleri gereken olgulardır. Muaviye haksızlığın temsilcisiyken, Hz. Ali adaletin temsilcisidir. Muaviye her türlü düzenbazlığı, sahtekarlığı marifet sayarken, Hz. Ali inadına doğruların savunucusudur. Muaviye lanetlisi yalanı, sahtekarlığı, haksızlığı, hilebazlığı, rüşveti, kaypaklığı yaşam biçimi haline getirirken ve bunları bütün araçlarla uygularken, Hz. Ali yalansız adil bir yaşamı kendisinden başlayarak topluma sunuyordu. Şimdi, tarihsel gerçeklikler bu kadar açıkken nasıl olur da Hz. Ali siyasetten anlamaz! Bu yanlış yargılar yerine Hz. Ali yalandan, hileden sahtekarlıktan anlamaz çünkü Hz. Ali mertliğin ve inadına doğruların temsilcisidir denilse daha gerçekçi olur.
    Aslında bu tür örneklerle Hz. Ali gerçekliğini bütün insanlıkla buluşturmak gerekiyor. Salt Hz. Ali'nin siyaset anlayışını değil, bir bütünen Hz. Ali'yi ve onun kişiliği etrafında şekillenmiş olan değerler bütününü insanlıkla buluşturmak gerekiyor. Çünkü genel anlamıyla siyaset sadece devlet işlerini yürütmek değildir. Bununla beraber siyaset aynı zamanda insan yönetme sanatıdır da. Bu sanatın doğru icra edilmesi toplumsal hayat için olmazsa olmazların başında gelir. Bunun içindir ki; doğruluğun, hakkaniyetin, adaletin herkes için geçerli olduğu bir siyaset anlayışı şarttır. Belli bir zümrenin korunduğu, her türlü haksızlığın meşru olduğu bir siyaset anlayışı Muaviye türü siyasettir. Bu anlayışın kesinlikle ret edilmesi ve ne pahasına olursa olsun doğruların hakim olduğu Hz. Ali'nin siyaset anlayışı genelleşmelidir.
    Hiç kimsenin bir takım geçici zaferleri, sahtekarlıkla, hileyle elde edilmiş zaferleri yüceltmesine gerek yoktur. Böyle bir yanlışa düşmek haksızlığı onaylamak demektir. İktidar için her türlü insanlık dışı yolun mubah olduğu düşünce ve eylemine ortak olmaktır. Bu, kirli bir düşünce ve eylemdir. Kendi iktidarı için diğer insanları ezmek eylemidir. Bunu insani yürekler ve vicdanlar kabul edemez. Muaviye'nin iktidar anlayışı budur. İktidara ulaşmak için her yol mubahtır anlayışı. Bu anlayışta toplum hakkının bir değeri yoktur. Sadece toplumun değil, iktidar zümresi dışında hiç bir kimsenin ve değerin de önemi yoktur. Her şey iktidar sahiplerinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde dizayn edilmiştir. Bu düzenlemede doğruların ve doğru şeyler söyleyenlerin yeri yoktur. İktidar zümresi dışında ve onların bir kaç dalkavuğunun dışında hiç kimsenin yeri yoktur. Bu mu akıllı, doğru siyaset? Eğer bu doğru siyaset ise biz bu doğru siyasetin dışında kalmak istiyoruz.
    Ne yazık ki Muaviye'nin siyaset anlayışı tarihte olduğu gibi günümüzde de varlığını sürdürüyor. Her türlü kirliliğin meşru olduğu, iktidar sahibi olmak için değerlerin satılmasının marifet sayıldığı, rüşvetin, dolandırıcılığın, üçkağıtçılığın esas olduğu Muaviye siyaset anlayışı varlığını sürdürüyor. Bu durumun insanlığın utancı olması gerekirken, birileri kalkmış bunu yüceltiyor ve insanlığı, onuru, adaleti temsil eden Hz.Ali'yi zavalılıkla, başarısızlıkla itham ediyor. Yiğit olmak, mert olmak, haktan ve haklıdan yana olmak, rüşvete, yalana, hırsızlığa karşı olmak, adil bir yönetim anlayışını savunmak ve bunu canı pahasına da olsa uygulamak başarısızlık mı, zavalılılık mı, siyaset bilmemezlik mi? Değildir. Asıl başarı budur. Kim ne derse desin, kim haksızlıkla dünyayı yönetirse yönetsin Hz. Ali'nin anlayışı doğru bir anlayıştır ve eninde sonunda bütün insanlığın sahip çıkacağı bir anlayıştır.
    Kimse Hz. Ali'yi doğru siyaset yapmadı diye suçlayamaz. Hz. Ali haksızlığı, hileyi yapmamıştır. Yalanla, haksızlıkla, hileyle siyaset yapılmaz. Bu marifet değildir. Asıl hüner bütün zorluklara rağmen değerleri savunmaktır. Bu anlamda Dr. Şimil'in şu sözleri takdire şayandır. “insanlığın imamı ve önderi Ali İbn Talip'tir. Onun benzeri Doğuda ve Batıda görülmemiştir. Onun çok büyük bir kişiliği vardır. O, baştan aşağı hak ve gerçeğin aynasıdır. Politika hilelerine hiç bir zaman başvurmamıştır.” Hz. Ali'de bu anlamda şunları söylüyor: Muaviye'yi benden daha akıllı ve bilgili sanmayın. Eğer takva (doğruları savunma, kötü işlerden, günahtan sakınma) müsaade etseydi, ben hile anlamında dahi olurdum”. Hz. Ali hiç bir zaman hileye müracaat etmemiştir. George Jerdak diyor ki: “Ali, adil insanlığın sesidir.”
    Siyaseti hilebazlık, sahtekarlık olarak algılayanlar Muaviye anlayışını sürdürmeye devam etsinler. Ancak siyaseti değerlerin korunması, hakkın ve haklının korunması olarak algılayanların başvuracağı ana kaynak, bütün zamanların önderi olan Hz. Ali'dir.

    Hz. Ali´yi tanımak
    Yüce bir aşkla bağlı olduğumuz, uğruna nice cefalar çekip, bedeller ödediğimiz, sonsuz sınırsız bir şekilde inandığımız Ali´yi ne kadar tanıyoruz?
    Hz. Ali´ye bağlılığımız, sevgimiz tartışma götürmez. Peki bu kadar sevdiğimiz Ali´yi niçin seviyoruz? Ne yapmıştı bu Ali, nasıl bir hayat yaşamıştı, düşünceleri, eylemleri nelerdi, nedir aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen hâlâ onu çekici kılan???
    Gözlemlediğimiz kadarıyla Hz. Ali´yi tanımıyoruz. Tanıyanlarımız ise yeteri kadar tanımıyorlar. Hz. Ali´yi yeteri kadar olmasa da asgari düzeyde tanıyan aydın zümreler ise onu topluma tanıtmıyorlar. Doğrusu genel anlamda toplumun da Ali´yi tanımak için çaba gösterdiği yok. Seviyoruz, bağlıyız ama tanımıyoruz. Hz. Ali´ye bilinçli bir şekilde bağlı olmalıyız. Basit manada Hz. Ali´yi sevmek, onun taraftarı bir ALEVİ yapmıyor bizi. Eğer basit anlamda sevmek yeterli olsaydı, bütün İslam alemi hatta İslam olmayan ama Ali´yi seven yığınla insan da Alevi olurdu. Hz. Ali´yi sevmek tanımaktan geçer. Tanıdıkça sevgimiz sarsılmaz bir bağlılığa dönüşür. Bağlılığımız ise Hz. Ali´nin ideallerini yaşama geçirmek demektir. Hz. Ali´nin ideallerini, eylemlerini, düşüncelerini bilmek gerekiyor. Hz. Ali´yi bir şiirle, iki güzel sözle yad etmek Hz. Ali taraftarlığı, Alevilik değildir. Eğer böyle olsaydı bunca baskıya, yığınla katliama karşın Alevilik yaşamazdı. Oysa Alevilik bütün zıtlıklara rağmen yaşıyor. Nedir Aleviliği yaşatan? Aleviliği yaşatan Hz. Ali´nin düşüncesi, eylemidir. Yani Ali´nin idealleridir. Bu idealleri bilmek gerekiyor. Bu idealler bilinmeden Hz. Ali gerçekliği anlaşılmaz.
    Hz. Ali peygamber değildi. Buna rağmen Hz Ali, günümüzde en popüler şahsiyetlerden biridir. Bizce geçmişte olduğu gibi gelecekte de insanlığın gündeminde sürekli olarak popüler kalacak. Neden? İşte can alıcı nokta burası. Neden Hz. Ali peygamber olmadığı halde bu kadar sevildi, kendisine bu kadar bağlanıldı, uğruna nice cefalar çekildi?
    Tarih boyunca binlerce komutan, devlet yöneticisi, imparator, padişah yaşamıştır. Bunların ölümüyle -bilemediniz kısa bir dönem sonra- unutulmaları bir oldu. Peki Ali neden unutulmadı. Aksine gittikçe artan ve artacak olan bir şekilde gündemleşti. Unutulmak şurda kalsın, bilakis onun vefatından sonra daha çok aranır oldu. Tarih boyunca ve günümüzde milyonlarca kişi “Medet ya Ali” diyor. Bunun bilimsel, duygusal, mantıksal, sosyolojik, felsefi, tarihi, antropolojik açıklaması nedir?
    Gelişmiş batılı devletlerde 1900´lerden itibaren yığınla aydın Hz. Ali gerçekliğine ilgi duyup araştırmalar yapmıştır. Bunun sonucunda onlarcası Ali takipçisi Aleviler olmuşlardır. Demek ki; Hz. Ali taraftarı bir Alevi olmak için onu tanımamız gerekiyor. Ali´yi diğer önemli tarihsel önderlerden ayıran özellikleri bilmemiz gerekiyor. Bu özellikler, mükemmel insanın özellikleridir. Bunları öğrenip, yaşamsal kılmamız gerekiyor. Çünkü Alevi olmanın gereği budur. Yoksa Aleviliğimiz laf düzeyinde kalır. Bununsa hiç bir önemi yoktur. Önemli olan, İslam toplumunun kaderini değiştiren düşünceleri, eylemleri yaşam biçimiyle, bütün insanlığa daima önderlik eden Ali gerçekliğini kavramak ve pratikte uygulamaktır. Hz. Ali´nin hayatını kaba bir anlamda öğrensek, bu dahi binlerce ders ile doludur. Çünkü Ali´nin hayatını sadece Ali yaşamıştır. Benzeri yoktur. Bizlerin belki yığınla hayattaşımız (yani hemen hemen bizlerle aynı ruh hâline ve yaşam koşullarına sahip insanlar) vardır. Oysa Ali, gerek ruh hâliyle olsun gerek düşüncesi ile olsun ve gerekse de dostları ve düşmanları ile olsun tektir. Düşünün ki; Hz. Ali´nin kardeşi Akil, Ali´yi bırakıp baş düşmanı olan Muaviye´ye sığınıyor. Neden? Çünkü Ali, doğruluğu ve hakkaniyeti temsil edip, bunu eylemleri ve yaşamıyla da uyguluyor. Oysa Muaviye bir hilebaz, sahtekâr. Kardeşi Akil Hz. Ali´den devlet kasasından (Beytülmal) para istiyor. Ali bunu reddediyor. Kardeşi dahi olsa doğrusu ne ise onu yapıyor. Buna karşın Muaviye ise etrafındaki dalkavuklara para saçıyor. Muaviye halkın parasını çarçur ederken, Ali halkın parasını halka eşit bir şekilde, ne eksik ne fazla dağıtıyor. Fark burada. Ali´yi ayıran özelliklerden biri budur. Aynı durum Talha ve Zübeyir için de geçerli. Bunlar kendilerini Hz. Ali taraftarları olarak görüyorlar. Bunlar çok saygın sahabelerdir. Hz. Ali´nin hükümet olması için çok çalışıyorlar. Hz. Ali hükümet olunca bunlar valilik istiyor. Çünkü daha dün onların kölesi olan biri ile kendilerinin aldığı maaş aynı. Bunlar bu durumu kabûllenmiyorlar. İşte Ali´nin eşitlik anlayışı. Neticede kendilerini Hz. Ali´nin dostu olarak gören bu iki şahıs valilik alamayınca düşman oluyorlar. Bu düşmanlık Cemel savaşı diye bilinen savaşla doruğa çıkıyor, bu ikisi ve daha onlar gibi niceleri o savaşta yeniliyorlar. Nasıl oluyor bütün bunlar? Nasıl olurda dünün saygın sahabeleri birden düşman olarak karşısına çıkıyorlar Ali´nin. Bunların ki insanın karmaşık yapısı, hırsı ve daha benzer olumsuzluklar yüzünden yaşanan bir düşmanlıktır. Yoksa kesinlikle dini bir ayrılık değildir. İşte Ali budur. Yıllarca beraber aynı safta mücadele ettiği dostlarını dahi doğruluğu temsil ettiği için kaybediyor. Aslında böyle yığınla örnek ele alınabilir. Hz. Ali gerçekliği, böyle bir gerçekliktir. Yoksa Hz. Ali onları vali yapardı ve böylece düşmanlığı engellerdi. Ama ne pahasına olursa olsun kesinlikle doğru olanı yapıyor. İşte ebedi önderlik burada. Hz. Ali bunu yapmasaydı, bunca acı yaşamayacaktı. Evlatları acı yaşamayacaktı. Ama çekilen acılara rağmen, doğru bildiklerini yaptı. Bizler madem ki Ali taraftarıyız, şimdi doğruluk adına kardeşimizi, dostumuzu düşman yapar mıyız, yoksa oportünist mi oluruz? Ali´nin önderliği ve yol göstericiliği budur. Asırlar geçmiş, teknoloji, iletişim gelişmiş ama Ali´nin tutumu eskisinden daha güçlü bir şekilde karşımızda duruyor. Ali´nin bize değil, bizlerin Ali´ye iÖNSÖZ
    Sevgili Dostlar..!

    Doğduğumuz evde gözlerimizi açtığımızda evimizin duvarında, yağlı bir beze sarılı ve üstü elişi dantel ile işlenmiş, beyaz kumaştan yapılan torbaya benzeyen bir paketin içinde tefsirli Kuran-ı Kerim vardı. Onun hemen yanında bir kaç da büyük resim asılı duruyordu. Aradan zaman geçtikçe duvardaki resimlerin bazıları yenilendi. Ama bir resim vardı ki zamana direnircesine yerini sürekli korudu. Bu Hz. Ali´nin temsili resmi idi.
    Bu özellik elbette sadece ailemize özgü bir şey değildi. Köylerimizde, çevremizde, dostlarımızın evlerinde de bu böyleydi.
    Hz. Ali hakkında ki ilk bilgileri Alevi inancına son derece bağlı aile büyüklerimizden öğrendik. Onlar da öyle derin Ehl-i Beyt aşkı vardı ki, Hz. Ali´nin veya Hz. Hüseyin´in ismi her anıldığında, onların ya gözleri doluyor, ya derin bir iç geçiriyorlardı.
    Böyle bir ailede büyüdük. Büyüklerimizin duaları bize sürekli “Ehl-i Beytin katarından ve didarından ayrı düşmeyesiniz” olurdu.
    Sonra evimizi şenlendiren, gönlü Ehl-i Beyt aşkı ile dolu, cemali nur gibi parlayan Seyyitlerimizden , Pirlerimizden, Mürşütlerimizden, Rehberlerimizden, İkrarımızdan onu duyduk ve dinledik. Kendilerinden çok şey öğrendiğimiz Başköylü Hasan Efendiyi (yeniden rahmetle yad edelim), ondan öğrendik. Zaman ilerledikçe Ehli Beyt, dolayısı ile Hz. Ali hakkında daha fazla öğrenmeye, öğrendikçe daha fazla sevmeye başladık.
    İnsan onu yakından tanıdıktan sonra, daha önce ne kadar büyük bir hazineden mahrum kaldığını üzülerek fark ediyor.
    Onun zalime karşı yiğitliği ve kahramanlığı, onun yoksula umut, mazluma derman oluşu, onun yüksek adalet sahibi ve adil oluşu, onun bilgeliği, onun sosyal, onun çağdaş oluşu ve saymakla bitmeyecek kadar büyük erdemleri üzerinde barındırması sıradan bir insan için inandırıcılıktan uzak gibi görünebilir. Ama kaynaklarına inip onu tanıyanların aktardıklarını okuduğunuzda bunun anlamını daha iyi kavrıyorsunuz. Yüzyıllardır Alevi Ozanların, Erenlerin, Evliyaların, onun methine doyamayanların anlattıkları “Hikmetinin sırrına varamadık ya Ali” sözlerindeki derin aşkı kısmen de olsa fark ediyorsunuz.
    Hz. Muhammed bir Hadisinde şöyle buyururlar. “ Ben ilim şehriyim, Ali onun kapısıdır. İlim arayan kapıya gelsin”. Bu hadisin okunmasından sonra yaşananlara baktığımızda yüzlerce insanın Hz. Ali´den ilim ve irfan almak için adeta sıraya girdiklerini görürüz.
    Ondan ilim ve irfan alanlar kimi oturdu bunu bir yerlere yazdı, kimi bunu evlatlarına veya dostlarına aktardılar. Onlar da bunu kuşkusuz başkalarına aktardılar.
    Aktarıla, aktarıla günümüze kadar geldi.
    Ehl-i Beyt dostlarında, o zamanı ve kişileri anlatan o kadar zengin bir birikim var ki, hangi olayı öğrenmeye kalksanız yüzlerce kaynak, yüzlerce tanığa ulaşırsınız. Aktardıkları konular arasında adeta söz birliği etmişlercesine sadece çok küçük nüans farklılıkları görürsünüz. Bu benzerlik Mısır´da ki alimde, Basra´da ki Bilgede, Balkanlarda ki Bektaşi ve Anadolu´da ki Seyyit´te de böyledir. Çünkü hepsi aşk ile bağlanmış ona. Hepsi ondan ilham almış, onda ışık görmüştür.
    Bunları okuduğunuzda neden 1400 yıldır onbinlerce yol evladının büyük bir aşk ile “Eşiğine yüz sürmek nasip olurmu ya Ali?” diye özlemle tutuştuklarını daha iyi anlarsınız.
    Hz. Ali zamanın en büyük bilgesi, filozofu, devlet adamı, askeri, din adamı ve adaletli bir uygulayıcısıdır. Onu sadece elinde Zülfikâr´ı ile Düldül´ü üzerinde mazlumun ahını alan bir yiğit olarak tanımlamak yetmez. Onun erdemleri aslında çok ama çok daha fazladır.
    Biz bu kitabı hazırlarken ulaştığımız kaynakların, aktarmamız gereken cevahirin çok küçük bir kısmını aldık. Onun siyasal kavgalarının detaylarına girmedik. Onun yiğitliklerini konu edinen Cenklerine, Ehli Beyt´i kapsayan boyutlarına girmedik. Yer darlığı sebebi ile sadece küçük örneklerle sınırlamaya çalıştık.
    Alevilik 4 Kitabı Hakk görür. Biz ezelden beri (Kalü Bela ) Hakk dinini savunuyoruz derler. Hz. Ali elbette diğer Semavi kitaplarda da yazılıdr. Okunur ve bilinir. Biz Oraya da girmedik. Sadece dar bir alandan derleme yapmaya çalıştık.
    Onun hakkında dile getirilen, aktarılan okyanus kadar bilginin ve erdemin sadece bir kaç damlasını buraya almaya çalıştık. Bu yüzden almadığımız ve aktarmadığımız diğer sayısız örneğin eksikliğinden dolayı dostlarımız bizi hoş görsünler.
    Bugün dünya haritasına baktığımızda göze ilk çarpan İslam ülkelerinde ki görüntü insanı ürkütmektedir.
    Bazen oturup düşünüyorsunuz. Acaba Hz. Muhammed ve Hz. Ali bu İslam için mi çabaladılar?
    Bu İslam için mi savaştılar?
    Bu İslamı mı yer yüzünde egemen kılmak istediler?
    Kesinlikle Hayır.
    Bu İslam, onların İslamı değil.
    Bu uygulama ve görüntü onların istediği İslam değil.
    Onların İslamı kitapta kısaca değindiğimzi Rıza şehri İslamıdır.
    Onların İslamı Tasavvuf İslamıdır.
    Onların İslamı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini 1400 sene önce kaleme alan ve uygulayan İslamdır.
    Sevgi ve Barış İslamıdır.
    Bir arada ve kardeşçe, dostça yaşama İslamıdır.
    Eşit haklara ve Hukukun üstünlüğünü esas alan İslamdır.
    Göze ilk çarpan ve şimdi genellikle uygulamada olan bu İslam ise Emevi İslamıdır.
    Bu dini Kılıç zoru ile benimseyenlerin İslamıdır.
    İslam dinini intikam ve kin üzerine oturtan, talan ve soygunlara alet eden, bağnaz ve yobazlık üzerine kurulu olan ve akıttığı kana bir türlü doymayan İslam, Hz. Ali´nin İslamı değildir ve olamaz.
    Diri diri insan yakan, Din adına fetva verip iftiralar atan ve katliamlara davetiye çıkaran, mazluma ah çektiren, kendi dışındaki tüm değerleri red eden anlayış İslam değildir ve olamaz.
    Hz. Ali´nin erdemleri ve tarihi duruşu bilinmeden onun hakkında yapılan değerlendirmeler insanı yanıltabilir. Onu çözümsüzlüğe götürebilir veya çözüm adı altında başka bir yanlışa yönlendirebilir. Bunu gidermenin biricik yolu, söz konusu kavramı irdeleyerek değerlendirmektir.
    Onu kalemler yazmakla bitiremez. Onu diller okuyarak tam anlatamaz.
    Arada bir dalar gidersiniz. Acaba bağlama olmasaydı Anadolu´nun müziği, çoşkusu böyle zengin olabilir miydi? Beyitler, deyişler o zaman böyle etkileyici olur muydu?
    Bağlama olmasaydı her halde Anadolu müziğinde büyük bir eksiklik olurdu. Tuzu katılmamış yemek gibi her halde çok lezzetsiz olurdu.
    Hz. Ali olmasa Alevilikte her halde böyle içi boş bir Alevilik olurdu.
    Hz. Ali´siz bir Alevilik ne oluşabilir, ne anlatılabilir, nede düşünülebilir.
    Hz. Ali sevgisi, Aleviliğin sadece lezzeti değil, ayrıca onun izzeti ve ikramıdır.
    Onun kemali ve erdemidir. Onun Alfabesi, onun okulu, onun diplomasıdır.
    Alevilik onunla güzel olur, onunla güzel görünür, onunla savunulur ve onunla yaşanılır.
    Hz. Ali´nin yeri bugünkü görünen dünya haritasında belki hak ettiği yer değildir ama o sevenlerinin kalbinde büyük bir yer edinmiştir. Elbette gönüllü bir yer edinmedir bu.
    Bu kitap onu sevenlere yönelik hazırlanmıştır. Arife tarif gerekmez, Onu sevmek bir Rızalık (Gönüllülük) işidir. Sohbetimiz zehiri bal edenlerledir.
    Muhabbetlerimle
    Kazım Balaban / Eylül 2005 Viyana
    D
    Güzel aşık cevrimizi
    Çekemezsin demedim mi?
    Bu bir rıza lokmasıdır
    Yiyemezsin demedim mi?

    Yemeyenler kalır naçar
    Gözlerinden kanlar saçar
    Bu bir demdir gelir geçer
    Íçemezsin demedim mi?

    Pir Sultan Abdal Şah´ımız
    Hakka ulaşır ahımız
    Dost yoludur Semah´ımız
    Uyamazsın demedim mi?
    d

    Gül veren elde gül kokusu kalır.
    htiyacı var!


    HZ. ALİ KİMDİR?
    Hz. Ali, Milâdi takvime göre 21 Mart 598´de (bazı kaynaklara göre 21 Mart 599 da) Mekke / Kabe´de doğmuştur. 24. 01. 661 tarihinde ise, Abdurrahman İbni Mülcem-i Murâdî adlı bir Harici tarafından zehirli bir kılıçla şehit edilmiştir. (Kimi kaynaklar Hz. Ali´nin şahadetini 28 Ocak 661 olarak açıklarlar) Kabrinin Necef´de olduğu sanılıyor . Asıl adı Abd´ül Menaf´tır.(8)
    Hz. Ali´yi şehit eden bir Harici´dir. Hariciler, Hz. Ali taraftarları içinden çıkan bir guruptur. Hz. Ali Halife olduktan sonra ona başkaldıran ve onu tanımayan Muaviye ile Hz. Ali arasında çeşitli ihtialflar çıktı. Kılıç zoru ile müslüman olanlardan olan Muaviye eskiden beri kin güttüğü ve fırsatlar kolladığı Hz. Ali´ye karşı Osman´ın öldürülme olayını bahane ederek savaş açtı. Sıffeyn savaşı denilen bu savaşı Hz. Ali kazandı. Ancak Muaviye hile ile başka çelişkiler yarattı ve Hz. Ali taraftarları arasında huzursuzluklar çıkarttı. Bu huzursuzluklar sonucu Hz. Ali taraftarları içinden çıkan Harici´ler hem Hz. Ali ve hemde Muaviye´nin ortadan kaldırılmasını planlayarak Hz. Ali´yi şehit ettiler. Muaviye ise yaralı kurtuldu.
    Hariciler bu olaydan sonra hep Hz. Ali taraftarları ile savaşarak varlıklarını sürdüren bir gurup olarak günümüze kadar geldiler. Bugün Afrika´nın kuzey taraflarında, Cezayir, Tunus ve Trablus´un bâzı yerlerinde, Doğu Afrika´da, Zengibar´da Maksat ve Oman´da bir miktar mensupları vardır. Asıl merkezleri Zengibar´dır
    Alevi inancında Hz. Alinin doğum tarihi 21 Mart´tır ve bugün Nevroz (Nevruz) Bayramı kabul edilir. Aleviler arıca bugünün başka kudsiyetlerine de inanırlar. Nevruz da kimi yörelerde 9 güne kadar oruç tutulur, kurbanlar kesilir, kabirler ziyaret edilir ve sadakalar dağıtılır. Ateşler yakılır, halaylar çekilir, türküler söylenir, yaşama coşku ile bağlanarak umutlar yinelenir. Nevruz Alevilikte bir neşe ve Barış bayramıdır.
    Hz. Ali, İslam Peygamberi Hz. Muhammed´in amcasının oğludur. Onun yanında büyümüş ve eğitimini önemli ölçüde ondan almıştır. İslamiyet´i ilk kabul eden kişidir. Ayrıca Hz. Muhammed´in kızı Hz. Fatima ile evlenmesi vasıtası ile onun damadıdır. Hz. Muhammed´in “Ehl-i Beyt´im” yani ailem dediği kişilerden biridir. Hz. Fatima´dan doğan çocukları vasıtası ile Peygamber soyunun sürdürücüsüdür.
    Hz. Peygamber, kendisinden sonra Halifenin kim olması gerektiği konusunda belirttiği beyan ve Hadisleri doğrultusundan yerine Vekil bırakmak istediği kişidir.
    Hz. Peygamber bir çok Hadis ve sohbetinde kendisinden sonra Hz. Ali´yi Halife olarak tanıtmıştır. Ne var ki Hz. Peygamberin vefatı ile verilen sözler unutulmuş ve Hz. Ali ile bazı taraftarları Hz. Peygamberin defin işlemleri ile ilgilenirken, diğerleri acele tarafından Ebu Bekir´i Halife seçerek bir oldu-bitti vakası ile Hz. Ali´nin hakkı olan Halifelik makamını gasp etmişlerdir.
    Hz. Muhammed´in Halifelik makamını Hz. Ali´ye layık görmesi ve onu önermesi elbette sıradan bir akrabalık ilişkisi olamazdı. Böyle olsa Hz. Muhammed´in kendi diğer bazı akrabalarını da bu mantıkla gözetmesi gerekirdi. Hz. Muhammed bir Hadislerinde Hz. Ali´yi kast ederek ‚”Ali´nin on sekiz özelliği var ki, bunların hiç biri bu ümmetten hiç kimsede yoktur” buyurmuşlardır. Bu özelliklerden bir kısmı sadece akrabalık ilişkisi ve benzeri anlamlarla değerlendirilse bile, diğer başka özellikleri muhakkak ki Hz. Ali´nin olağanüstü birikim ve yeteneklerinden kaynaklanıyordu.
    Hz. Muhammed ‚” Ben İlim şehriyim, Ali onun kapısıdır, İlim isteyen kapısına gelsin” derken, diğer bir yanı ile de muhakkak ki Hz. Ali´nin bilgeliğine dikkat çekiyordu.
    Hz. Ali´nin en önemli özelliklerinden bir kaçı, insani ahlâk, yiğitlik, mazlumu koruma, cömertlik, yardımseverlik, erdem, vefa, olgunluk ve yola bağlılık konusunda “güvenilir olmak”tır. 1400 yıllık tarih boyuna dillere destan olacak ölçüde sevenlerinin gönlünde taht kurmasının hikmetlerinden biri budur.
    Alevi-Bektaşiliğin temel ahlak ilkesi olan “Eline, Diline, Beline sahip olmak” anlayışı Hz. Ali´de simdelenir. Onu bu yolun ana ilkesi haline getirir. Onun günsel yaşam ilkeleri ve yüzlerce söz ve konuşmalarını içeren deyimlerini bir araya getirdiğimizde bu anlamın ne kadar doğru olduğu çok net bir şekilde ortaya çıkar.
    Hz. Ali´nin öğretileri arasında en çok öne çıkan öğelerden biri onun büyük ilim sahibi olması ve bunu insanlarla paylaşmak istemesidir. Ayrıca ilimi iyi anlamak, halkın yararına kullanmak, yolu gözetmek anlaşılmalıdır.
    Gereksiz ve yanılgılı konuşmamayı özellikle gözetmekte, barış içinde ve hoşgörülü olmayı telkin etmektedir. Zulmü ve insanlara haksızlığı şiddetle men etmekte, defalarca haksızlığa uğranılsa dahi, insanların kendilerine haksızlık edenlere zulüm yapmamalarını ısrarla vurgulamaktadır.
    Her türlü yalan, dolan, iftira, ikiyüzlülük ve kem sözden insanları caydırmaya çabalar. Mütevaziliği ve alçakgönüllüğü öven, cahil ve yeterince erdem sahibi olanlardan mesafeli durulmasını öneren, dayanışmayı, dürüstlüğü ve adaleti bayrak edinen bir ulu zattır Hz. Ali. İnsan olmanın temel ilkelerinden biri olarak da nefsin köreltilmesini (kontrol altına alınmasını) tavsiye eder ve uygular.
    Hiç bir insanı kınamayı hoş görmediği gibi, insanları mensup olduğu kavimler (ırklar) konusunda da eşit tutar. İnsan haklarına son derece uyan ve saygı duyan, Kul hakkını kutsal gören, insanların kula hakkına riayet etmelerini, müslüman olmasalar dahi tüm insanlara adaletle yaklaşılmasını telkin eder.
    Kimsesizleri, yetimleri, dulları, köleleri, yaşlıları, bedensel özürlüleri ve çaresizleri korur. Onlara toplumun dayanışma ruhu ile sahip çıkmalarını, onlara umut verilmesini ister.
    Hz. Ali, gönül zenginliğini, mal zenginliğinden üstün tutar. Erdemi, olgunluğu; kişinin kendisini bilmesi olarak görür. Dünyevi tutkulardan uzak mutasavvıf bir kişilik sergiler. Şöhret ve zenginliği önemsemez. İnsanların gönül gözünü açmalarını ve tasavvufa yönelmelerini telkin eder.
    Tarihin akışı boyunca binlerce devlet yöneticisi, kahraman, imparator ve din adamı yaşamıştır. Bunların kendi çaplarına göre etkileri olmakla birlikte çoğu unutuldu veya adeta unutulma noktasın gelindi. Hz. Ali ise unutulması bir yana araştırılıp incelendikçe, gizemi ve büyüklüğü daha da arttı. Günden güne daha da fazla bir ilgi ile aranılan bir Evliya oldu.
    1400 yıldır dünyanın pek çok farklı coğrafyalarından milyonlarca kişi “Medet ya Ali” diyor. Eşiğine yüz sürmek, kapısına kul olmak dileği ile feryad ve figan ediyor. Yalvarıyor. Yakarıyor. Ona yakın olmanın hayali ve umudu ile çırpınıyor. Onu anıyor. Onu okuyor, deyişlerinde, semahlarında, ayinlerinde ve muhabbetlerinde derin bir coşku ile yad ediyor.
    Bunun nedenlerine bakınca karşımıza pek çok olağanüstü özelliklerle donanmış bir dahi ve ulu Evliya çıkıyor.
    Hz. Ali hem din adamı ve hem de büyük bir din alimidir.
    O hem olağanüstü bir bilgi ile donamış bir filozof hem birikimini toplumu ile paylaşan bir bilge.
    O hem arı, hem de arıtıcı.
    O hem bir asker hemde bir kahraman.
    O hem zengin, hem de yoksul.
    O hem devletin başındaki Halife hem de bir işçi veya köylü.
    O hem toplumsal hem de siyasal bir önder.
    O hem hatip, hem de bilgisine ve kalemine erişilmez bir yazar
    O hem zahiri, hem de batini bir sır.
    O hem başta, hem sonda.
    O hem insan, hem nur.
    O hem yaratanın nuruna ulaşmış bir yaratıcı, hem de yaratılmış fakir bir kul.
    O hem gözlerin, hem de kalplerin görmeye çabaladıkları deha.
    O hakkında yüzyıllardır “Sırrı hakikatına eremedik” denilen Veliullah
    Tarihler boyunca pek çok ünlü yazarlar, ünlü araştırmacılar derler ki: “Eğer denizler mürekkep, bütün ağaçlar kâlem olsa, Âdem oğulları yazıcı olsalar, cin tayfası da hesap tutsalar; Yâ Ali, senin fazîletlerini tamamlayamazlar.”
    Yine alimler derler ki: “İmâm-ı Ali´yi seven saadete erişmiştir, ona düşman bulunan şakî´dir, her türlü günahı işleyen hayduttur. İmâm-ı Ali´yi sevmek îmandan gelir, ona düşmanlık küfür ve nifâktandır.”

    Hz. Ali´nin İsimleri ve özellikleri
    HZ. Ali´nin ismi anılırken (K.V.- Keremallahü Veche) denir. Bu onun İslam öncesi hiç putlara tapmadan müslüman olduğu için verilmiş bir unvan veya taltiftir. Hz. Ali sahabenin en büyüklerindendir. Hayatta iken Cennetle müjdelenen on sahâbeden biri ve İmamların birincisidir.
    Arap yarımadasında o zamanlar bir gelenek vardır. Insanlara hitap edildiği zaman çocuklarının ismi okunur ve onun babası diye hitap edilirlerdi. Bu günkü türkçe ile yorumladığımızda Ahmet´in babası veya Mustafa´nın babası anlamında kullanılabilir. Ayrıca o yörenin bir diğer geleneği ise biraz da Yahudilerle inatlaşma sonucu edindikleri bir mentalitedir. Yahudi inancında, bu inancın devamı genellikle kız çocukları üzerinden devam eder. Yani Yahudi bir aileden doğan bir kız başka inançtan biri ile örneğin bir Budist ile evlense, ondan doğacak çocuklar otomatikmen Yahudi´dir. Ancak Yahudi bir aileden doğan bir erkek başka inançtan biri ile örneğin bir Budist ile evlense, onun çocukları Yahudi değildir. Yahudi olabilmeleri için bir takım Yahudi inanç presedürlerini yerine getirmesi gerekmektedir. Bu vesile ile soyun, yani neslin yürümesi bu coğrafyada çok önemli görülmektedir. Bu hem Kabile yaşamının bir töresi, hem de dini değerlerin devamı için önemsenen bir değerdir. Arap yarımadasında yaşayan insanların erkek evlatları varsa zaman zaman çocuklarının adları anılarak babalarına hitap edilmesi, ayrıca onları onere eden, onları sevindiren bir hitap biçimidir. Onların soylarının devam edileceğinin tasdik edilmesi, bunun müjdelenerek telaffuz edilmesi anlamına gelir.
    Bu vesile ile Hz. Ali´nin diğer künyeleri ise çocuklarının adlarından ötürü Eb´ül Hasan ve Eb´ül Hüseyin´dir.
    Peygamber Efendimiz, Hz. Ali´ye hitapta bulunarak kendisine “Ebû Türâb” demiştir. Ebu Türap toprağın babası anlamına gelir. Ayrıca mütevazilik, her türlü bencillik ve kibirlikten uzak olmak, basit bir deyim ile yer olmak, kendisini halk için herkesden daha alçakgönüllü demeye de Turap olmak adı verilir. Hz. Ali´ye bu ismin verilmesinin diğer anlamı da onun yukarıda saydığımız özelliklere sahip olmasıdır. Bu Ulu zat bir sözünde şöyle der “Ben müminlerin Emiriyim. Onların en yoksulunun yediğini yemeli ve giydiğini giymeliyim ki yoksul olanlar hallerinden utanmasın, şükretsinler” Bu mütevazilik ancak kendisine toprak kadar tevazu gösteren insanların genişliğidir. Turaplık ayrıca bir doğa ve evren yasasıdır. Başka bir deyimle Varolma yasasıdır. İnsan topraktan gelmiş ve doprağa dönecektir. Bir insanın kendisini toprak görmesi onun büyüklüğü ve ululuğudur.
    Başka bir açıdan baktığımızda da Turaplık (Toprak) cömerttir. İnsanoğluna karşılıksız nimet verendir. Ona ürün ve ihsan ulaştırma, onun gıda deposodur. Toprak olmadan insanoğlu yaşayamaz. Toprak olmadan insanoğlu onun içinden çıkan enerji ve maddelere, doğal madenlere sahip olamaz. Toprak doğayı, başka bir deyimle evreni var eden temel etkenlerden biridir. Güneş, su, hava ve toprak insanoğlunu var eden, ona yaşam olanağı verebilen temel etkenlerdir.
    Cenabı Allahın, Hz. Adem´i topraktan yaratması bundandır. Toprağın varlığını ve nimetini red edip onu küçümseyerek “Ademi çamurdan yarattın, beni ateşten. Ben ondan üstünüm ve ona itaat etmem” diyen, Allaha başkaldıran ve nimeti red eden Şeytandır. Şeytan turaba, yani doğaya isyan etmiştir.
    Varolma yasasına isyan etmiştir.
    Şeytana lanet edilmesi ve tüm kötülüklerin anası olarak kudsi kitaplarda yer verilmesi bundandır.
    Toprak ayrıca ayıpları örtendir. Tüm atıklar ve artıklar doprağa atılır. Toprağa gömülür.
    Toprak bundan küsmez. Nimet ve ihsanda cimri davranmaz. Yeşillik verir. Bitki örtüsü ile süslenerek insana yaşamı sevdirir. Bu yüzden ona Toprak ana da denilir. O toprakların belirli bir yerinde dünyaya gelip yer yurt edinen insanlar oraya Anavatan derler. Onu sever ve onunla bütünleşirler. Ona sahip çıkarlar. Belirli yerlerini çizerek üstüne harita yapar ve bayrak dikerler. Uğruna şiirler okur, destanlar yazar ve gerekirse paylaşamadıkları için birbirleri ile savaşırlar.
    İnsanoğlu toprağın üstünden yararlanır, toprağın altından yararlanır, toprağın çeşidinden yararlanır. Tarih var oldukça üzerinde en çok müzakere edilen, paylaşımında çelişki duyulan gene topraktır.
    Toprak kucaklayandır. Toprak bütünleyen, toprak örten, toprak yaşamın temel yasasıdır. İnsanoğlunun üstüne basıldığından dolayı kendini toprak görmesi her ne kadar mütevazilik ise de, diğer güzellikleri ile bir erdemdir. Güzellik ve zenginliktir. Geniş ve büyük olmaktır.
    Hz. Muhammed´in Hz. Ali´ye Ebu Turap demesinin ve onun bu künyeyi severek kullanmasının derinliği onun çok yönlü erdemidir.
    Hz. Ali´ye Kahramanlığı ve çok cesur olmasından dolayı ona verilen isimlerden Aslan, Allahın Aslanı, Haydar, Kerrâr veya Haydar´ı Kerrâr deyimlerini bir arada değerlendirelim. Haydar, Kerrâr veya Ebu Kerrâr kavramları yiğitliği, kararlılığı, gözüpekliği simgelerler.
    Haydar-ı Kerrâr döne döne ve tekrar saldıran, vaya dönerek yılmadan saldıran yiğit anlamında telaffuz edilir. Tanrının Aslanı düzeyinde yiğitliği simgeleyen ve Hz. Ali için söylenen Haydar ismi, Alevi inancında derin bir yer edinmiş ve bu isim nesiller boyu yeni doğan çocuklara verilerek Hz. Ali sevgisi sahiplenilmiştir.
    Zaten Hz. Ali´nin en çok bilinen özelliği yiğitliği, özverisi ve yılmadan her tehlikede öne çıkmasıdır. Onun bu yiğitliğinden dolayı pek çok temsili resmi çizilmiş ve pek çok resimde elinde Zülfikârı ile Düldül üzerinde görülmektedir. Hz. Ali ve Hz. Muhammed tarafından Uhud savaşında kendisine hediye edilen çift ağızlı Zülfikâr adı kılıç bütünleşmiş bir simgedirler. Hz. Ali resimleri de bu anlamda genellikle Zülfikâr ile birlikte temsil edilir.
    Halıcılarda, kilimcilerde, fotoğrafcılarda bu şekilde çizilmiş pek çok Hz. Ali ve Zülfikâr fotoğrafları vardır. Ancak bu fotoğraflar veya bunu içeren kavramlar sadece ticari alanlarında değil, halkın öz değerleri içinde de geniş yer edinmiştir.
    Anadolunun pek çok köy veya kasabalarında kadınlar ve kendileri için çeyiz hazırlayan gelinlik genç kızların pek çoğu bu kompozisyonu içeren danteller, örgüler, yastık yüzleri, bebek örtüleri ve benzeri el işleri yapar, bu görüntüyü yaşamlarının bir parçası olarak kabul ederler.
    Hz. Ali ve Zülfikâr, Alevi toplumunun yüreğinin en derin yerine işlemiş, Zülfikârı simgeleyen resim ve kolyeler her eve girmiş ve neredeyse her Alevi gencinin boynuna asılmıştır. Türkiye´nin veya Dünyanın her hangi bir yerinde bir Alevinin başka bir Aleviyi kolaylıkla tanıyacağı ve ayırd edeceği bir simge haline gelmiş, bazen üzerinde bir çok güzel sözlerin de yazılı olduğu bu simgeler beyinlere bir daha çıkmamak üzere kazınmıştır.
    Bu vesile ile Zülfikâr ve Hz. Ali´nin birlikte olduğunu yansıtan bu portreler artık Aleviliğe mal olmuş ve Hz. Ali sevgisi olarak, onun adına gönüllere kazınmıştır.
    Alevilik konusunda fazla bilgileri olmayan Alevi canlar bile bu imge ile Hz. Ali´nin gönüllerine taht kuran bir yiğit, mazlumun ahını alan bir kahraman olarak görmüş ve kabul etmişlerdir.
    Hz. Ali´nin halk arasında kabul gören ve telaffuz edilen diğer bir ismi de Allahın Aslanıdır. Hz. Ali´nin yiğitliğini formüle eden bu imge, onun bir aslan ile olan görüntüsüdür.
    Hz. Ali ve Aslan portreleri hem Hz. Ali´nin Allahın Aslanı olduğunu, yani onun adına savaşan, onun yiğidi, onun kahramanı olduğunu içeren bir isim ve kavram, hem de Hz. Muhammed´in 621 yılında Mirac´a giderken yolda gördüğü ve karşılaştığı bir aslanla olan bağıdır.
    Hz. Muhammed´in Mirac´da karşılaştığı bir aslanın ağzına yüzüğünü vermesi ve bu yüzüğün 40´lar Ceminde Hz. Ali tarafından ağzından çıkarılarak Hz. Muhammed´e tekrar iade edilmesi, Alevi inancında, Hz. Ali ve Aslan kavramlarını bütünleştirir. Bu yüzden de Hz. Ali´nin diğer çok bilinen ismi ise Allahın Aslanı (Esedullah) oluşudur.
    Hz. Ali´nin diğer bir ismi ise Şahı Merdan Hz. Ali´dir. Bu isim de yiğitler yiğidi, bilgeler bilgesi Hz. Ali anlamında kullanılır. Bu sözü yiğitlerin en Şahı ve Şahların en yiğidi olarak da kabul etmek mümkündür. Ama asıl anlamı özünü fakir gören , mütevazi yiğitler yiğididir. Başka bir deyimle kuvvetine ve kudretine güvenip benlik getirmeyen, sürekli tevazu da bulunan yiğitler yiğidi olarak algılamamız gerekir. Bütün bu kavramlar Şahı Merdan Hz. Ali isminde bütünleşirler.
    Hz. Ali için kullanılan başka bir isim de Pirlerin Şahı Hz. Ali veya aynı anlamı içeren Evliyalar Şahı Hz. Ali ismidir. 18 bin Alemi var eden nura gösterdiği Takdiri ilahiyyeye ve tam rızâdan dolayı ona “Mürteza” adı da verilmiştir. Evliyalar Şahı ve Murteza isimlerini bir arada değerlendirdiğimizde, onun Hakka tam teslim olmuş, hikmetine Evliyaların ve Ermişlerin akıl sır erdiremediği bir Veliyullahtır.
    Hz. Ali´nin makam ve yeri Pir, Piran, yani Pirlerin Şahı, Pirlerin en Ulusu, en büyüğü olarak algılanır. Bu ululuk aynı zamanda Murteza , yani Allah rızasını kazanmış ve ilahiyete tam rıza göstermiş olmakla birlikte ele alınır.
    Hz. Ali´nin diğer bir ismi ise Turnalar Şahı Hz. Ali´dir. Hz. Ali´nin sesinin yani avazının çok güzel olduğu ve kulağa hoş geldiği anlamında, çok sonraları onun hakkında telaffuz edilmiştir. Turnanın sesinin çok güzel olduğuna inanılarak Hz. Ali ile Turna bir araya getirilmiştir.
    Turnalar Şahı demek, Turna gibi yüksek avazla Ehli Beyt figanını paylaşanların Şahı anlamında söylenmektedir.
    Turna imgesinde söylenmek istenen aslında Turnanın kendi değildir elbette. Hz.Ali´yi sevenlerin bağrı yanıktır. Ehli Beytin ve sırf onları sevdikleri için acımasız zulümlere maruz kalan Alevilerin acıları, türkülerden ziyade ağıt tarzında deyişlere, beyitlere aktarılmış ve büyük bir içtenlikle söylenmektedir. Alevi deyiş ve beyitlerin içeriğini sade bir dille aktaracak olsak, çekilen acıyı o kadar içten dile getirmektedir ki en sert yürekler, en merhametsiz taş kalpler bile yumuşamakta ve hüzün çekmektedirler.
    Bu yüzden Alevi Cemlerinde beyitler okununca katılımcılar genellikle huşu içinde ağlamakta, Ehli Beyte yapılan haksızlıklar ve acı dile getirilerek, gözyaşı, feryat ve figan ile paylaşılmaktadır.
    Cemlerde çalınan saz ve bağlama bu yakarışa daha içten bir rutin kazandırmakta, çekilen acılar karşısında çaresizlik, daha içten Ehli Beyt sevgisine dönüşmektedir.
    Turnanın sesinin güzel ve tiz oluşu, bu güzel hayvanın avazının güzelliği olarak algılanmakta, daha yüksek sesle ve daha içten bir avazla yakılan deyişler doğrultusunda Ehli Beyt aşk ve sevgisi dile getirilmektedir.
    Alevi Ozanlar ve Erenler bundan dolayıdır ki, Turnada Hz. Ali´nin avazı var diyerek onu Hz. Ali ile sevgisi içinde anar olmuşlardır.
    Buna benzer bir durumda şudur. Bazı Alevi bölgelerinde Kaz adeta kutsal görünmektedir. Kazın ayağının 3 parmaklı oluşu ile Hakk Muhammed Ali arasında bir benzerlik kurulur ve kaza ayrı bir sevgi gösterilir. Tabii kaz ayağının 3 parmaklı oluşu kazı kutsal yapmaz. Sadece kudsiyetin kazda sergilendiği gösterilerek Hakk Muhammed Ali sevgisine bağlılık aşılanır. Ayrıca Hz. Ali şehid edileceği (saldırıya uğrayacağı) sabah evden çıkarken avluda bulunan kazların sanki bu durumu hissetmiş gibi avaz avaz bağırarak İmamın önüne geçmeleri ve adeta onun evden gitmesine engel olmak istemeleri de bu ha yvana olan ilgiyi arttırmıştır.
    Hz. Ali´nin diğer bir ismi de Şiriyezdan´dır ve Allah´ın arslanı anlamında kullanılır. Allahın Aslanı ile ilgili değerlendirme yukarıda yapıldığı için bu örnekte yenilemeye gerek görmüyoruz.
    Ayrıca Şahı Velayet (Velayet eden ve İman edenlerin Şahı), Serpinhan (yardımcı Can, yardımsever Can), Halük-ül Rahman (bağışlayıcılığın yaratıcısı), Emirül Müminin (Müminlerin Emiri / İnananların başı), Bab´ıl İlim (İlim Kapısı), anlamında sevilen isimleri vardır.
    Bazı kaynaklar Hz. Ali´nin bin bir isminin olduğunu, güzel olan her şeyde onu gördüklerini, ne kadar güzel eser varsa hepsinde Hz. Ali´yi gördükleri inancından hareketle bu isimleri çoğaltırlar. İsim sayısının bir kaç tane daha fazla yada eksik olması onun şahsında fazla bir önem arz etmez. Ancak Alevi toplumu onu öylesine bir içtenlikle sahiplenmiştir ki, sadece Ali isimleri değil, ona yakıştırılan diğer isimleri bile aynı içtenlikle benimsemiş ve nesiller boyu yeni doğan bebeklere bu isimleri vererek bağlılık örnekleri göstermiştir.
    Alevilikte başka hiç bir isim ve kavram yoktur ki üzerinde Hz. Ali kadar geniş ve derin bir iz bırakmış olsun. Aleviler yüzyıllardır bu duygu ile sadece Ali ismi değil, onu başka şekilde çağrıştıran Türabi, Mürteza, Haydar, Bin Ali, Ali Ekber, Ali Haydar, Ali Can ve daha nice isimleri çocuklarına takarak ona bağlılıklarını sergilemektedirler.(6)

    Hz. ALİ HAKKINDA İNEN AYETLER:(7)
    Asbağ bin Nebate şöyle demektedir: “Kuranın çeyreği Ehl-i Beyt´i kapsamaktadır. Hz. Ali de Ehl-i Beyt´ in reisi konumundadır. Yalnız Hz. Ali için özel olarak inen ayetler üç yüzün üstündedir”.
    Bu ayetlerden bazıları şunlardır:
    1- Velâyet Ayeti
    “Sizin veliniz, ancak Allah, O´nun Resulü ve zikir ederken rüku halinde zekat veren müminlerdir. Kim Allah´ı, O´nun Resulü´nü ve sözü edilen müminleri veli edinirse, hiç şüphesiz, galip gelecek olanlar, Allah´ın taraftarlarıdır.”(Maide: 55-56)
    2- Tebliğ Ayeti
    “Ey Peygamber, Rabbinden sana indirilen emri insanlara ilet. Eğer yapmazsan, O´nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur...” (Maide: 67)
    “Tebliğ Ayeti” diye bilinen bu ayet, Hz. Peygamber, Veda Haccı´ndan Medine´ye döndüğü zaman, Gadirhum´da nazil oldu. Hz. Muhammed, Cuhfe´ye vardıklarında “Gadirhum” denilen yerde şöyle buyurdular:
    “Benim Allah tarafından davet edilip de icabet etme zamanın yaklaşmıştır. Şüphesiz ki, ben de sorumluyum, siz de sorumlusunuzdur. Öyleyse şimdi siz ne diyorsunuz?”
    Ashab şöyle dediler: “Biz şahadet ediyoruz”.
    Sonra Hz. Muhammed şöyle buyurdular:
    “Siz, Allah´tan başka bir ilah olmadığına, Muhammed´in O´nun kulu ve elçisi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna şahadet ediyor musunuz?”
    Ashab yeniden.”Şahadet ediyoruz.” dediler.
    Hz. Muhammed: “Allah´ım, sen şahit ol.” Diyerek şöyle Buyurdular.
    “Ey insanlar! Ben sizden önce (Kevser Havuzu başında) hazır olacağım ve siz havuz başında benim yanıma geleceksiniz. O havuzun genişliği, Busra ile San´a arası kadardır. O havuzda, gökteki yıldızlar kadar gümüş kadehler vardır. Orada, ben iki değerli ve kıymetli emanetim hakkında sizi sorguya çekeceğim. O halde onlara karşı benden sonra nasıl davranacağınıza dikkat edin.”
    Ashabdan biri: “Ya Resulullah! O iki değerli emanetin nedir?” diye sordu.
    Hz. Muhammed şöyle buyurdular: ‘Kuran ve Ehl-i Beytime ipine sım sıkı sarılın. Kevser Havuzunda her iki emanet bir birinden ayrılmadan bana ulaşacaktır. Ehl-i Beyt´im, Nuh´un gemisi gibidir. Gemiye binenler kurtuldular, binmeyenler helak oldular”
    Hz. Muhammed sonra Hz. Ali´nin elinden tutup yukarıya kaldırıp şöyle buyurdular:
    “Ey insanlar! Allah benim mevlâmdır, ben de sizin mevlânızım ve ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah´ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak, onu seveni sev, ona buğzedene buğzet.”
    Ve peşinden buyurdular: “Allah´ım, şahit ol!”
    Tam o sırada ayet nazil oldu:
    “…..Bugün dininizi size kâmil ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım ve İslâm´ı size din olarak beğendim.” (Maide: 3)
    “(Ey Peygamber!) Sen ancak bir uyarıcısın ve her topluluk için bir hidayet önderi vardır.” (Ra´d: 7)
    Taberî, Fahr-i Razî ve Suyutî´den rivayet edilmiştir:
    “Hz. Muhammed elini göğsüne koyup şöyle buyurdu: “Benim vazifem uyarıp korkutmaktır, ve her kavmin bir hidayet önderi vardır.” Sora Hz. Ali´yi işaret ederek şöyle buyurdu: “Hidayet önderi sensin ya Ali!
    “İman etmiş olan kimse, yoldan çıkmış olan kimse gibi olur mu hiç? Elbette bir olmazlar”. (Secde: 18)
    Velid bin Ukbe´den aktarıldığına göre bu ayette ki “mümin”den maksat, Hz. Ali´dir.
    “Acaba Rabbinden apaçık bir delile sahip bulunan, onu yine ondan bir şahit izleyen (...) kimse mi (yalanlanacak)?”(Hûd: 17)
    Bu ayette zikredilen “apaçık bir delil”, Hz. Muhammed, “şahit” ise Hz. Ali´dir.
    “... şüphesiz ki Allah onun (Peygamber´in) dostudur, Cebrail ve müminlerin salihi
     

Sayfayı Paylaş