Nazım Hikmet Ran şiirleri (A'dan Z'ye)-5 K-L serisi KADINLARIMIZ Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta, sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişemeyecekti. Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle Ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti. Ayın altında öküzler başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık kısacıktılar ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında ve ayakları altından akan toprak, toprak, ve topraktı. Gece aydınlık ve sıcak ve kağnılarda tahta yataklarında oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. Ve kadınlar birbirlerinden gizleyerek bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. Ve kadınlar bizim kadınlarımız: korkunç ve mübarek elleri ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yarimiz ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve kara sabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar, bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı, aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde ince boyunlu çocuklar uyuyordu. Ve ayın altında kağnılar yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru. NAZIM HİKMET RAN
KALBIM... Göğsümde 15 yara var! . Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak! .. Kalbim yine çarpıyor, kalbim yine çarpacak! ! ! Göğsümde 15 yara var! Sarıldı 15 yarama kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular! Karadeniz boğmak istiyor beni, boğmak istiyor beni, kanlı karanlık sular! ! ! Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak. Kalbim yine çarpıyor, kalbim yine çarpacak! ... Göğsümde 15 yara var! . Deldiler göğsümü 15 yerinden, sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden! Kalbim yine çarpıyor, kalbim yine çarpacak! ! ! Yandı 15 yaramdam 15 alev, kırıldı göğsümde 15 kara saplı bıçak.. Kalbim kanlı bir bayrak gibi çarpıyor, ÇAR-PA-CAK! ! NAZIM HİKMET RAN
KAR KESTI YOLU Kar kesti yolu Sen yoktun Oturdum karşına dizüstü Seyrettim yüzünü Gözlerim kapalı Gemiler geçmiyor Uçaklar uçmuyor Sen yoktun Karşında duvara dayanmıştım Konuştum, konuştum, konuştum Ağzımı açmadım Sen yoktun Ellerimle dokundum sana Ellerim yüzümdeydi NAZIM HİKMET RAN
KAR YAĞIYOR Lambayı yakma, bırak, sarı bir insan başı düşmesin pencereden kara. Kar yağıyor karanlıklara. Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. Kar... Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar... Ve şehir kör bir insan gibi kaldı altında yağan karın. Lambayı yakma, bırak! Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların dilsiz olduklarını anlıyorum. Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. NAZIM HİKMET RAN
KARANLIKTA KAR YAĞIYOR Ne maveradan ses duymak, ne satırların nescine koymak o, ne bir kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi, ne güzel laf, ne derin kelam... Çok şükür hepsinin hepsinin üstündeyim bu akşam. Bu akşam bir sokak şarkıcısıyım hünersiz bir sesim var; sana, senin işitemeyeceğin bir şarkıyı söyleyen bir ses. Karanlıkta kar yağıyor, sen Madrid kapısındasın. Karşında en güzel şeylerimizi ümidi, hasreti, hürriyeti ve çocukları öldüren bir ordu. Kar yağıyor. Ve belki bu akşam ıslak ayakların üşüyordur. Kar yağıyor, ve ben şimdi düşünürken seni şurana bir kurşun saplanabilir ve artık bir daha ne kar, ne rüzgar, ne gece... Kar yağıyor ve sen böyle deyip Madrid kapısına dikilmeden önce herhalde vardın. Kimdin, nerden geldin, ne yapardın? Ne bileyim, mesela; Ast orya kömür ocaklarından gelmiş olabilirsin. Belki alnında kanlı bir sargı vardır ki kuzeyde aldığın yarayı saklamaktadır. Ve belki varoşlarda son kurşunu atan seçin motorları yakarken Bilbao'yu. Ve yahut herhangi bir Konta Fernando Valaskerosi de Kortoba'nın çiftliğinde ırgatlık etmişindir. Belki de küçük bir dükkanın vardı, renkli İspanyol yemişleri satardın. Belki hiçbir hunerin yoktu, belki gayet güzeldi sesin. Belki felsefe talebesi, belki hukuk fakültesindensin ve parçalandı üniversite mahallesinde bir İtalyan tankının tekerlekleri altında kitapların. Belki dinsizsin, belki boynunda bir sicim, bir küçük haç. Kimsin, adin ne, tevellüdün kaç? Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim. Bilmiyorum belki yüzün hatırlatır Sibirya'da Kolcak'i yenenleri belki yüzünun bir tarafı biraz bizim Dumlupinar'da yatana benziyordur ve belki bir parça hatırlatıyorsun Robespiyer'i. Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim, adimi duymadın ve hiç duymayacaksın. Aramızda denizler, dağlar, benim kahrolası aczim var. Ben ne senin yanına gelebilir, ne sana bir kasa kursun, bir sandık taze yumurta, bir çift yun çorap gönderebilirim. Halbuki biliyorum, bu soğuk karlı havalarda iki çıplak çocuk gibi üşümektedir Madrid kapısını bekleyen ıslak ayakların. Biliyorum, ne kadar büyük, ne kadar güzel şey varsa, insanoğulları daha ne kadar büyük ne kadar güzel şey yaratacaklarsa, yani o korkunç hasreti, daüssılası içimin güzel gözlerindedir Madrid kapısındaki nöbetçimin. Ve ben ne yarin, ne dun, ne bu aksam onu sevmekten başka bir şey yapamam. NAZIM HİKMET RAN
KARAYILAN HIKAYESI (ANTEP DESTANI) BİRİNCİ BAP YIL 1918-1919 Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde. İstanbul 918 Teşrinlerinde, İzmir 919 Mayısında ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar; Mayıs ortalarından Haziran ortalarına kadar yani tütün kırma mevsimi, yani, arpalar biçilip buğdaya başlanırken yuvarlandılar. Adana, Antep, Urfa, Maraş: düşmüş dövüşüyordu... Ateşi ve ihaneti gördük, Ve kanlı bankerler pazarında Memleketi Alman’a satanlar, Yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar düştüler can kaygusuna ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından karanlığa karışarak basıp gittiler. Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet, en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat, dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat, iki kat soyulmamak için. Ateşi ve ihaneti gördük, Murat nehri, Canik dağları ve Fırat, Yeşilırmak, Kızılırmak, Gültepe, Tilbeşar ovası, gördü uzun dişli İngiliz’i. Ve Aksu’yla Köpsu, Karagöl’le Söğüt gölü ve gümüş basamaklı türbesinde yatan büyük, aşık ölü, şapkası horoz tüylü İtalyan’ı gördü. Ve Çukurova, kıyasıya düzlük, uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya ve Seyhan ve Ceyhan ve kara gözlü Yürük kızı, gördü mavi üniformalı Fransız’ı. Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte. Eşraf ve ayan ve mütehayyizanın çoğu ve ağalar: Bağdasar ağadan Kellesi Büyük Mehmet Ağaya kadar, düşmanla birlik oldular. Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp, gelinlerin ırzına geçip, çocukları öldürüp ve istiklali yakıp yıktıkça düşman, dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan ve çığ gibi çoğaldı çeteler ve köylülerden paşalar görüldü, kara donlu köylülerden. Ve bizim tarafa geçenler oldu Tunuslu ve Hindli kölelerden. Ve Türkistanlı Hacı Ahmet, Kısık gözleri, seyrek sakalı, hafif makineli tüfeğiyle dağlarda bir başına dolaştı. Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşam üstü Ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin, ne zaman sıkışsa bizimkiler, peyda oluverdi, yerden biter gibi o ve ateş etti ve düşmanı dağıttı ve kayboldu dağlarda yine. Ateşi ve ihaneti gördük, Dayandık, dayandık her yanda, dayandık İzmir’de Aydın’da, Adana’da dayandık, dayandık Urfa’da, Maraş’ta, Antep’te. Antep’liler silahşor olur, uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı art ayağından vururlar ve Arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar. Antep sıcak, Antep çetin yerdir. Antep’liler silahşor olur, Antep’liler yiğit kişilerdir. Karayılan Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı, Belki rahatsızdı, belki rahattı, bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular, yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar. Yiğitlik atla, silahla olur, Onun atı, silahı, toprağı yoktu. Boynu yine böyle çöp gibi ince Ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce. Düşman Antep’e girince Antepliler onu Korkusunu saklayan Bir fıstık ağacından alıp indirdiler. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler. Antep çetin yerdir. Kırmızı kayalarda Yeşil kertenkeleler. Sıcak bulutlar dolaşır havada İleri geri. Düşman tutmuştu tepeleri, düşmanın topu vardı. Antepliler düz ovada Sıkışmışlardı Düşman şarapnel döküyordu, toprağı kökünden söküyordu. Düşman tutmuştu tepeleri. Akan: Antep’in kanıydı. Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan’ın Karayılan olmazdan önceki siperi.. Bu fidan öyle küçük, Korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun, namluya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun. Antep sıcak, Antep çetin yerdir. Antep’liler silahşor olur. Antepliler yiğit kişilerdir. Fakat düşmanın topu vardı. Ve ne çare, kader düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı. “Karayılan” olmazdan önce umrunda değildi Karayılan’ın kıyamete dek düşmana verseler Antep’i Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar. Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi, korkaktı da bir tarla sıçanı kadar. Siperi bir gül fidanıydı onun, gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzü koyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. Derisi ışıl ışıl, gözleri ateşten al, dili çataldı. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. Hayvan devrildi kaldı. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encamını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini: “İbret al deli gönlüm, demir sandıkta saklansan bulur seni, ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.” Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp Bir tarla sıçanı kadar korkak olan, fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri, seğirttiler peşince, Düşmanı tepelerde yediler. Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp Bir tarla sıçanı kadar korkak olana: KARAYILAN dediler. “Karayılan der ki: Harbe oturak, Kilis yollarından kelle getirek, nerde düşman varsa orda bitirek, vurun ha yiğitler namus günüdür...” Ve biz bunu böylece duyduk ve çetesinin başında yıllarca namı yürüyen Karayılan’ı ve Anteplileri ve Antep’i aynen duyup işittiğimiz gibi destanımızın birinci babına koyduk. NAZIM HİKMET RAN
KARIMIN İSTANBUL'DAN YAZDIĞI MEKTUP Canım, Uzandığım yerde yazıyorum. Yorgunum pek. Aynada yüzümü gördüm, adeta yeşil. Havalar soğuk, yaz gelmeyecek. Haftada otuz liralık odun lazım, başa çıkılır gibi değil. Sofada demin iş görürken, battaniyemi aldım sırtıma. Camlar çerçeveler kırık, kapılar kapanmıyor, burda barınmamız imkansız artık, taşınmalı! Ev yıkılacak üstümüze. Kiralarsa pahalımı pahalı. Sana bunları ne diye anlatırım? Üzüleceksin. Derdimi kime dökeyim? Kusura bakma. Isınsa, iyice ısınsa ortalık ama, Hele geceler. Bıktım usandım üşümekten. Rüyalarımda Afrika'ya gidiyorum. Cezayir'deydim bir sefer. Sıcaktı. Alnımı bir kurşun deldi, bütün kanım aktı, ama ölmedim. Bana bir hal geldi. Çok ihtiyarladığımı hissediyorum. Halbuki biliyorsun, henüz kırkıma basmadım. Çok ihtiyarladığımı hissediyorum, söylüyorumda, söyleyince kızıyorlar, konferans dinliyorum herkesden. Her neyse bu bahsi kapat. Paraguay halk türkülerini çaldı radyo. Bunlar dikenli bir yaprağın üzerine aşkla, güneşle, insan teriyle yazılmış. Acıda, umutluda... Bayıldım Paraguay türkülerine. Adviye'den mektup aldım. Beni çok göresi gelmiş, Hiç unutamıyormuş.... Şaştımda kaldım. Yıllardır, Sen memleketten gittin gideli, ne kapımı çaldı, ne bir haber yolladı hatta. Hatta sokakta karşılaştık. Bir bayram sabahı, başını çevirip geçti. En yakın arkadaştık! Ama arkadaşlık ağaca benzer, kurudumu, yeşermez artık. Ben cevap yazmadım. Neye yarar? Evime bile gelse şimdi, söyleyecek lakırdım yok. Düşmanlığımda yok elbet. Otursun güle güle, zengin bir koca bulmuş hastalıklı bir şeymiş adam manyağın biri. Halbuki Adviye ne canlı kadındır. Gidip baktım oğlumuza, Pembe, kumral, uyuyor mışıl mışıl. Yorganı açılmış, örttüm. Bir kara haberde verdi bu akşam radyo; İren Jolio Küri ölmüş. Yıllar var bir kitap okudumdu ölenin anısı üstüne yazılmış. Bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder. -Satırlar gözümün önüne geldi- Sarışın iki Yunan heykeli gibi der. İşte bu çocuklardan biri öldü. Bilmem ki nasıl anlatsam, büyük bilgin, büyük adam, ama şimdi lösemiden ölen O sarışın kız çocuğuda. Bu ölüm bana çok dokundu. İren Jolio Küri için ağladım bu akşam. Ne tuhaf, İren deselerdi, İren öldüğün zaman deselerdi, İstanbul'lu bir kadın hemde hiç tanımadığın, ağlayacak arkandan, deselerdi şaşardı. Kocası geldi aklıma, bir mektup yazsam, başsağlığı dilesem diye düşündüm. Adresini bilmiyorum ama Paris, Frederik Jolio Küri desem gidermiydi? Birde Fransız yazarı öldü. Gazetede okudum. Adını bile duymamışsındır. Çok ihtiyardı zaten, üstelikte egoist, sinik, cenabet herifin biri. Herşeyle alay etmiş ömrü boyunca. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi sevmemiş, bir köpeklerle kedileri, ama yalnız kendininkileri. Mülakat vermiş ölmeden bir kaç gün önce. Ölümü alaya alıyor aklınca. Ama belli dehşetlide korkuyor. Resmide var. büyükannemizi erkek yap, tepesine bir takke koy, işte herif. Korkunç bir yalnızlık içinde sıska bir ihtiyar. O'nada acıdım Belki büyükannemize benzediğinden, belkide yalnızlığına. Acıdım. Aynı acıma değil elbet. Acıyorsun İren Küri'ye, çocuklarını düşünüyorsun, kocasını, ama daha çok dünyaya acıyorsun, büyük bir insan öldü diye. Sana bir müjdem var; Okumayı öğreniyor tembel oğlun. Epeyi söktü kerata; Tut, koş, kitap, kalem, çanta.... Mükemmel değilmi? Her harfi birşeye benzetiyor; A bir evmiş, B göbekli bir adam, T bir keser. Ödüm kopuyor tembel olacak diye. Hep O'na iş yaptırmak istiyorum. Kız olsaydı kolaydı. Kadınların her yaşta her iş gelir elinden. Ama beş yaşında bir oğlan, ne becerebilir? Ah bir ısınsa havalar... Isınacak. Uzadıkça uzadı mektubum. Kendine iyi bak, bana hemen cevap ver. Beni unutma. Bana hemen cevap ver, akıllıdır Münevver, nasıl olsa ne yapıp eder, falan filan diye kendini avutma. Sensiz perişanım, beni unutma. Kendine iyi bak. Gözlerinden öperim canım. Güzel geceler. Kendine iyi bak. Bana hemen cevap ver, dertlerimi aklında tutma, unut. Beni unutma... NAZIM HİKMET RAN
KARLI KAYIN ORMANINDA... Karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin. Efkârlıyım, efkârlıyım, elini ver, nerde elin? Ayışığı renginde kar, keçe çizmelerim ağır. İçimde çalınan ıslık beni nereye çağırır? Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak? Kayınların arasında bir pencere, sarı sıcak. Ben ordan geçerken biri: 'Amca, dese, gir içeri.' Girip yerden selâmlasam hane içindekileri. Eski takvim hesabıyle bu sabah başadı bahar. Geri geldi Memed'ime yolladığım oyuncaklar. Kurulmamış zembereği küskün duruyor kamyonet, yüzdüremedi leğende beyaz kotrasını Memet. Kar tertemiz, kar kabarık, yürüyorum yumuşacık. Dün gece on bir buçukta ölmüş Berut, tanışırdık. Bende boz bir halısı var bir de kitabı, imzalı. Elden ele geçer kitap, daha yüz yıl yaşar halı. Yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü. Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü. En acayip gücümüzdür, kahramanlıktır yaşamak: Öleceğimizi bilip, öleceğimizi mutlak. Memleket mi, daha uzak, gençliğim mi, yıldızlar mı? Bayramoğlu, Bayramoğlu, ölümden öte köy var mı? Geceleyin, karlı kayın ormanında yürüyorum. Karanlıkta etrafımı gündüz gibi görüyorum. Şimdi şurdan saptım mıydı, şose, tirenyolu, ova. Yirmi beş kilometreden pırıl pırıldır Moskova... NAZIM HİKMET RAN [/COLOR
KAVAK Ağaç gece seyredilir Suda gümüşten servidir İstanbullu Nedim için Ak bedenli gelinleri Melül mahzun kayınları Sever razanlı Yasemin Bende bir kavak ürperir Nemde olsam sesi gelir Muhacirliğimden beri Her ağaç gibi kavak da Ömrünce durur ayakta Gözler durur bir şeyleri Gözler şose boylarını Sari sıcak yaz gününde Anadolu köylerini Beni de gözledi kavak Geceleri haykırarak Hadisenin önünde Şahit ayıplarımıza Şahit kayıplarımıza Umudumuzun şahidi Şahit bitlenişimize Topraktaki isimize Hey gidi kavak hey gidi Kavaklarını övmekten Kuru kuruya sevmekten Ne çıkar ki memleketim Kara toprağa eğilip Yüzümün terini silip Bir tek kavak dikemedim. NAZIM HİKMET RAN
KEMAL TAHİR'E MEKTUP... Malatya diyorum, senin çatık kaşlarından başka bir şey gelmiyor aklıma. Bursa'da kaplıcalar Amasya'da elma Diyarbakır'da karpuz ve akrep. fakat senin oranın, Malatya'nın nesi meşhurdur, yemişlerinden ve böceklerinden hangisi, suyu mu, havası mı? Düşün ki hapisanesi hakkında bile fikrim yok. Yalnız: bir oda, bir tek penceresi var: çok yüksek olan tavana yakın. Sen ordasın dar ve uzun bir kavanozda küçük bir balık gibi... Teşbihim hoşuna gitmeyebilir. Hele bu günlerde kendini kafeste arslana benzetiyorsundur. Haklısın Kemal Tahir, emin ol ben de öyle, muhakkak ki arslanız, şaka etmiyorum hattâ daha dehşetli bir şey: insanız... Hem de hangi tarihte, hangi sınıftan, malum... Lâkin demir kafesle kavanoz bahsinde iş değişmiyor, ikisi de bir, hele bu günlerde... — Bunu içerde rahat ve masun yatan bilir —... Hele bu günlerde, Sarıyerli Emin Beyin fıkralarına gülmek, sevgili kitapların ve domatesin lezzeti, tahtakurularına rağmen uyku — günde üç tatlı kaşığı Adonille de olsa — ve Tahir'in oğlu Kemal hattâ mektup gelmesi senden ve hattâ ses duymak, dokunmak, görebilmek havanın ışığını, karıma olan aşkımdan başka nefsimin herhangi bir rahatlığını affedemiyorum... Fartı-hassasiyet? Değil. Döğüşememek, bir mavzer kurşunu kadar olsun bilfiil doğrudan doğruya... Ancak kavgada vurulan acı duymaz ve kavga edebilmek hürriyetidir en mühimi hürriyetlerin. İçerim yanıyor, Kemal, dışarım serin... Anlıyorsun ya, zaten ettiğim lâf bizim lâflarımızın herhangi biri: çok konuşulmuş, ve konuşulmakta olan... Şimdi kim bilir kaç yerde, kaç insan, dizlerinde âtıl ve çaresiz yatan ellerine küfredip acı***** bu lâfları ediyor... Anlıyorsun ya, zarar yok, ben anlatacağım yine! ... Elden hiçbir şey gelmediği zaman konuşup anlatmanın alçak tesellisi? Belki evet, belki hayır... Hayır öyle değil. Hangi teselli bırak be dinini seversen bırak... Bu, düpedüz, başın önde, olduğun yerde dolanarak kükremek, böğürüp bağırmak, Kemal... NAZIM HİKMET RAN
KEREM GIBI... Hava kurşun gibi ağır! ! Bağır bağır bağır bağırıyorum. Koşun kurşun eritmeğe çağırıyorum... O diyor ki bana: — Sen kendi sesinle kül olursun ey! Kerem gibi yana yana... «Deeeert çok, hemdert yok» Yüreklerin kulakları sağır... Hava kurşun gibi ağır... Ben diyorum ki ona: — Kül olayım Kerem gibi yana yana. Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.. Hava toprak gibi gebe. Hava kurşun gibi ağır. Bağır bağır bağır bağırıyorum. Koşun kurşun eritmeğe çağırıyorum..... NAZIM HİKMET RAN
KIRK HARAMILERIN ESIRI Geniş dallardan sızan gecenin gölgesiyle, Ormanda uğuldayan yağmurların sesiyle, Bu akşam renklerini kaybedince her çiçek. Bir kahraman esirin kolları kesilecek. Bu bir şanlı erdir ki Rabbi bulmuş kanında. Bir kere düşürmeden yüksek mağrur alnında. Alevden bir sancağın taşımış gölgesini. Memleketler çökermiş yükseltince sesini. Tam altı yüz yirmi yıl bir nur için döğüşmüş, Fakat günün birinde kafir eline düşmüş. Şimdi ezmek istiyor onu kırk haramiler, Bu son akşam kalbinde rabbi bulmazsa eğer. Ormanda renklerini kaybedince her çiçek. Bir vuruşta bin kesen kolları kesilecek. İşte rüzgarda uçan alevleriyle yer yer, Siyah ağaçlıklardan parladı meşaleler. Dumanlı bir kızıllık ormanı gölgeliyor. Şanlı esirleriyle haramiler geliyor. Ağaçsız bir meydanda büyük kütükler yandı. Haydutların karanlık yüzleri aydınlandı. Küçük bir oda gibi yosunlanmış bir taşı, Kendisine taht yapan haramilerin başı. Bir şeyler mırıldandı, bir şeyler emreyledi, Sonra boğuk bir sesle haydi kesiniz dedi. Haydutlar ağır ağır çekilirken geriye, Geniş yüksek bir gölge itildi ileriye. Tunç bir çehre parladı alevin rüzgarıyla, Yüksek gururlu alnı geniş omuzlarıyla. Kolları kesilecek kahraman esirdir bu, Ne dudakları sarı ne gözlerinde korku, Bir demir heykel gibi öyle hissiz bekliyor. Nihayet hep kütükler olunca bir yığın kor, Haydutların içinden birisi ilerledi. Kolların kesilecek haydi hazırlan dedi. Zulmette parıldadı çeliği bir baltanın, Kuru bir ses duyuldu sonra fışkıran kanın, Damlaları ateşten yer yer duman çıkardı. Şimdi şanlı esirin yalnız bir kolu vardı. Ormanı baştan başa dolaştı boğuk bir ses; Öteki kolu da kes! Öteki kolu da kes! Bıraktığı baltayı cellat alırken yerden, Meydana gölgeleri yakınlaşan göklerden, Haykırıldı bir büyük şanlı mazinin yadı. Birden balta esirin elinde parıldadı. NAZIM HİKMET RAN
KIRKINCI YILIMIZ Hepimiz kırk yıl önce doğduk, kırk yıl önce sabahleyin kırk yıl önce gün ışırken Bedreddin'in İznik Gölü'nde çamlı bellerinden birinde Köroğlu'nun ve Sibirya'dan, esirlikten dönen Bolşevik Osman pusuya düşürürken Urfa yolunda seher vakti Fransızı. Hepimiz kırk yaşındayız yirmisine basanımız da altmışını geçenimiz de atılıp ölenimiz de İstanbul'da Müdüriyet penceresinden. Bu kırkıncı yılımızda ne bir ormanız ne şose boyunda tek tük kavak ağacı bir tarlayız tohumu saçılmış. Hepimiz kırkına bastık bu sabah hapiste yatanımız, işyerindekilerimiz, muhacirimiz. Hepimiz kırkına bastık bu sabah. Yoldaşlar yeni yeni yıllara! NAZIM HİKMET RAN
KIRMIZI SARI YEŞIL BALONLARDA ÇOCUK ÇIĞLIKLARIYLA GÜNEŞ Kırmızı sarı yeşil balonlarda çocuk çığlıklarıyla güneş Gökyüzü mavi ışıklarıyla Kim derdi ki hikayem böyle biter Yağmurlar mevsimine girdim kederli şiirler mevsimin Bir şeyler bekliyorsun benden değil Sözler duruyor aramızda birbirimize ulaşamadan Çocuk çığlıklarıyla güneş kırmızı sarı yeşil balonlarda Yorgun ve umutsuz bakıyoruz sözlerimize NAZIM HİKMET RAN
KIYIDAKI IHTIYAR Derin dağlar kat kat sıralanmıştı Çamlık iniyordu denize kadar Kıyıda iri yarı bir ihtiyar Çakıllara sırtüstü uzanmıştı Ve bu olgun güneşli eylül günü Uzak haberi batmış gemilerin Poyraz yeli mavi masmavi serin Okşuyordu ihtiyarın yüzünü Ve karnının üstündeydi elleri İki yengeç gibi inatçı yorgun Zamandan kuvvetli bir yolculuğun Sert kabuklu merhametsiz zaferi Ve göz kapakları tuzlu kırışık Kapanıvermişlerdi yumuşacık Bu karanlıkta altın pırıltılar Dinliyordu uğultuyu ihtiyar Denizi uzun dişli balıkları Ve tanyerlerinin alevlerini Dipte çiçek açan kayalıkları Ağları ve balıkçı evlerini Ama belkide bulutlara yakın Çamların tepesiydi uğuldayan Biliyordu başı döner adamın Onlara aşağıdan baktığı zaman Derin dağlar kat kat sıralanmıştı Çamlık iniyordu denize kadar Kıyıda iri yarı bir ihtiyar Çakıllara sırtüstü uzanmıştı NAZIM HİKMET RAN
KIZ ÇOCUĞU Kapıları çalan benim kapıları birer birer. Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler. Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. Yedi yaşında bir kızım, büyümez ölü çocuklar. Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu. Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok. Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk. Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler. NAZIM HİKMET RAN
KIZIL SAÇLISI'NA Pembe yanaklı al dudaklı bir karım olursa eğer.. Olursa 24 ayar ahlaklı.. Anama bakar gibi bakar.. İlaha tapar gibi taparım..! Ama...! Kalleş çıkarsa karım.. Anam avradım olsun bir teneke benzin döker yakarım...! Kimine göre kadın..! Soğuk kış gecelerinde sarılıp yatmak içindir.. Kimine göre kadın..! Sıcak harman gecelerinde zil takıp oynatmak içindir.. Kimine göre kadın..! Ömür boyunca omuzumuzda taşıdığımız.. En büyük sevabımız ve en büyük vebalimizdir.. Ama sen KADINIM..! Benim için sen.. Ne o.. Ne bu.. Şusun sen..! Benim can yoldaşım kavga arkadaşımsın... NAZIM HİKMET RAN
KOCALMAYA ALIŞIYORUM Kocalmaya alışıyorum dünyanın en zor zanaatına, kapıları çalmaya son kere, durup durmadan ayrılığa. Saatler, akarsınız, akarsınız, akarsınız... Anlamaya çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına. Bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim. Dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı. Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı. Kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller, öylesine başlarından aşkın işleri NAZIM HİKMET RAN
KORSAN TÜRKÜSÜ İşte.. geniş ağızlı palalar gibi parıldıyor güneşte, kulakları altın küpeli korsanların türküsü : Donna Madonnanın yuvarlak kalçaları gibi oynak fıçılardan içtik İspanyol şarabını ! Karıştı Madrid ******larının kanı kanımıza ! Beş yüz baş zenciyi zincire vurduk, üç direkli kadırgayı doldurduk, aldık yükü geliyoruz ! Taze balık gibi çıktık denizden ; korkma bizden tombul, esmer kollarını aç Madonna ! Afrikada gözü kanlı korsanız amma Lizbonda namuslu bezirgânız ! Kaçıyor kara çıplak derilerin sürüsü ! Kaçırma vur bir yandan durma doldur öbüryandan : Donna Madonnanın yuvarlak kalçaları gibi oynak fıçılardan erimiş altın gibi akan İspanyol şarabını ! Karışsın Madrid ******larının kanı kanımıza ! NAZIM HİKMET RAN
KURTULUŞ DÜŞÜ Hapishanelerde ışıydı hürriyetim o Ekmeğimin katığıydı sürgünde o Başlayan gündeydi, biten akşamda o Kurtluşu düşüydü memleketimin o NAZIM HİKMET RAN