Nazım Hikmet Ran şiirleri (A'dan Z'ye)-5

Konu, 'Ustalara Saygı' kısmında eCe tarafından paylaşıldı.

  1. eCe

    eCe Daimi Üye

    Nazım Hikmet Ran şiirleri (A'dan Z'ye)-5

    K-L serisi


    KADINLARIMIZ



    Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
    sanki gidenler hiçbir zaman
    hiçbir menzile erişemeyecekti.
    Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
    Ve onlar
    ayın altında dönen ilk tekerlekti.
    Ayın altında öküzler
    başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
    ufacık kısacıktılar
    ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
    ve ayakları altından akan
    toprak,
    toprak,
    ve topraktı.
    Gece aydınlık ve sıcak
    ve kağnılarda tahta yataklarında
    oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
    Ve kadınlar
    birbirlerinden gizleyerek
    bakıyorlardı ayın altında
    geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
    Ve kadınlar
    bizim kadınlarımız:
    korkunç ve mübarek elleri
    ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
    anamız, avradımız, yarimiz
    ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
    ve soframızdaki yeri
    öküzümüzden sonra gelen
    ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
    ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
    ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
    ışıltısında yere saplı bıçakların
    oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
    kadınlar,
    bizim kadınlarımız
    şimdi ayın altında
    kağnıların ve hartuçların peşinde
    harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
    aynı yürek ferahlığı,
    aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
    Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
    ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
    Ve ayın altında kağnılar
    yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.




    NAZIM HİKMET RAN
     
  2. eCe

    eCe Daimi Üye

    KALBIM...


    Göğsümde 15 yara var! .
    Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak! ..
    Kalbim yine çarpıyor,
    kalbim yine çarpacak! ! !


    Göğsümde 15 yara var!
    Sarıldı 15 yarama
    kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular!
    Karadeniz boğmak istiyor beni,
    boğmak istiyor beni,
    kanlı karanlık sular! ! !

    Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak.
    Kalbim yine çarpıyor,
    kalbim yine çarpacak! ...


    Göğsümde 15 yara var! .
    Deldiler göğsümü 15 yerinden,
    sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden!
    Kalbim yine çarpıyor,
    kalbim yine çarpacak! ! !

    Yandı 15 yaramdam 15 alev,
    kırıldı göğsümde 15 kara saplı bıçak..
    Kalbim
    kanlı bir bayrak gibi çarpıyor,
    ÇAR-PA-CAK! !




    NAZIM HİKMET RAN
     
  3. eCe

    eCe Daimi Üye

    KAR KESTI YOLU



    Kar kesti yolu
    Sen yoktun
    Oturdum karşına dizüstü
    Seyrettim yüzünü
    Gözlerim kapalı

    Gemiler geçmiyor
    Uçaklar uçmuyor
    Sen yoktun
    Karşında duvara dayanmıştım
    Konuştum, konuştum, konuştum
    Ağzımı açmadım

    Sen yoktun
    Ellerimle dokundum sana
    Ellerim yüzümdeydi




    NAZIM HİKMET RAN
     
  4. eCe

    eCe Daimi Üye

    KAR YAĞIYOR



    Lambayı yakma, bırak,
    sarı bir insan başı
    düşmesin pencereden kara.
    Kar yağıyor karanlıklara.
    Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum.
    Kar...
    Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar...
    Ve şehir kör bir insan gibi kaldı
    altında yağan karın.

    Lambayı yakma, bırak!
    Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların
    dilsiz olduklarını anlıyorum.
    Kar yağıyor
    ve ben hatırlıyorum.




    NAZIM HİKMET RAN
     
  5. eCe

    eCe Daimi Üye

    KARANLIKTA KAR YAĞIYOR



    Ne maveradan ses duymak,
    ne satırların nescine koymak o,
    ne bir kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi,
    ne güzel laf, ne derin kelam...
    Çok şükür
    hepsinin
    hepsinin üstündeyim bu akşam.

    Bu akşam
    bir sokak şarkıcısıyım hünersiz bir sesim var;
    sana,
    senin işitemeyeceğin bir şarkıyı söyleyen bir ses.

    Karanlıkta kar yağıyor,
    sen Madrid kapısındasın.
    Karşında en güzel şeylerimizi
    ümidi, hasreti, hürriyeti
    ve çocukları öldüren bir ordu.

    Kar yağıyor.
    Ve belki bu akşam
    ıslak ayakların üşüyordur.
    Kar yağıyor,
    ve ben şimdi düşünürken seni
    şurana bir kurşun saplanabilir
    ve artık bir daha
    ne kar, ne rüzgar, ne gece...

    Kar yağıyor
    ve sen böyle deyip
    Madrid kapısına dikilmeden önce
    herhalde vardın.
    Kimdin, nerden geldin, ne yapardın?
    Ne bileyim,
    mesela;
    Ast orya kömür ocaklarından gelmiş olabilirsin.
    Belki alnında kanlı bir sargı vardır ki
    kuzeyde aldığın yarayı saklamaktadır.
    Ve belki varoşlarda son kurşunu atan seçin
    motorları yakarken Bilbao'yu.
    Ve yahut herhangi bir
    Konta Fernando Valaskerosi de Kortoba'nın çiftliğinde ırgatlık etmişindir.
    Belki de küçük bir dükkanın vardı,
    renkli İspanyol yemişleri satardın.
    Belki hiçbir hunerin yoktu, belki gayet güzeldi sesin.
    Belki felsefe talebesi, belki hukuk fakültesindensin
    ve parçalandı üniversite mahallesinde
    bir İtalyan tankının tekerlekleri altında kitapların.
    Belki dinsizsin,
    belki boynunda bir sicim, bir küçük haç.
    Kimsin, adin ne, tevellüdün kaç?
    Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim.
    Bilmiyorum
    belki yüzün hatırlatır
    Sibirya'da Kolcak'i yenenleri
    belki yüzünun bir tarafı biraz
    bizim Dumlupinar'da yatana benziyordur
    ve belki bir parça hatırlatıyorsun Robespiyer'i.
    Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim,
    adimi duymadın ve hiç duymayacaksın.
    Aramızda denizler, dağlar,
    benim kahrolası aczim var.
    Ben ne senin yanına gelebilir,
    ne sana bir kasa kursun,
    bir sandık taze yumurta,
    bir çift yun çorap gönderebilirim.
    Halbuki biliyorum,
    bu soğuk karlı havalarda
    iki çıplak çocuk gibi üşümektedir
    Madrid kapısını bekleyen ıslak ayakların.
    Biliyorum,
    ne kadar büyük, ne kadar güzel şey varsa,
    insanoğulları daha ne kadar büyük
    ne kadar güzel şey yaratacaklarsa,
    yani o korkunç hasreti, daüssılası içimin
    güzel gözlerindedir
    Madrid kapısındaki nöbetçimin.
    Ve ben ne yarin, ne dun, ne bu aksam
    onu sevmekten başka bir şey yapamam.




    NAZIM HİKMET RAN
     
  6. eCe

    eCe Daimi Üye

    KARAYILAN HIKAYESI (ANTEP DESTANI)


    BİRİNCİ BAP
    YIL 1918-1919

    Ateşi ve ihaneti gördük
    ve yanan gözlerimizle durduk
    bu dünyanın üzerinde.
    İstanbul 918 Teşrinlerinde,
    İzmir 919 Mayısında
    ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar;
    Mayıs ortalarından
    Haziran ortalarına kadar
    yani tütün kırma mevsimi,
    yani, arpalar biçilip
    buğdaya başlanırken
    yuvarlandılar.

    Adana,
    Antep,
    Urfa,
    Maraş:
    düşmüş dövüşüyordu...

    Ateşi ve ihaneti gördük,
    Ve kanlı bankerler pazarında
    Memleketi Alman’a satanlar,
    Yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar
    düştüler can kaygusuna
    ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından
    karanlığa karışarak basıp gittiler.
    Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,
    en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,
    dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,
    iki kat soyulmamak için.

    Ateşi ve ihaneti gördük,
    Murat nehri, Canik dağları ve Fırat,
    Yeşilırmak, Kızılırmak,
    Gültepe, Tilbeşar ovası,
    gördü uzun dişli İngiliz’i.
    Ve Aksu’yla Köpsu,
    Karagöl’le Söğüt gölü
    ve gümüş basamaklı türbesinde yatan
    büyük, aşık ölü,
    şapkası horoz tüylü İtalyan’ı gördü.
    Ve Çukurova,
    kıyasıya düzlük,
    uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya
    ve Seyhan ve Ceyhan
    ve kara gözlü Yürük kızı,
    gördü mavi üniformalı Fransız’ı.
    Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte.
    Eşraf ve ayan ve mütehayyizanın çoğu
    ve ağalar:
    Bağdasar ağadan
    Kellesi Büyük Mehmet Ağaya kadar,
    düşmanla birlik oldular.
    Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp,
    gelinlerin ırzına geçip,
    çocukları öldürüp
    ve istiklali yakıp yıktıkça düşman,
    dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan
    ve çığ gibi çoğaldı çeteler
    ve köylülerden paşalar görüldü,
    kara donlu köylülerden.
    Ve bizim tarafa geçenler oldu
    Tunuslu ve Hindli kölelerden.
    Ve Türkistanlı Hacı Ahmet,
    Kısık gözleri,
    seyrek sakalı,
    hafif makineli tüfeğiyle
    dağlarda bir başına dolaştı.
    Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşam üstü
    Ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin,
    ne zaman sıkışsa bizimkiler,
    peyda oluverdi, yerden biter gibi o
    ve ateş etti
    ve düşmanı dağıttı
    ve kayboldu dağlarda yine.

    Ateşi ve ihaneti gördük,
    Dayandık,
    dayandık her yanda,
    dayandık İzmir’de Aydın’da,
    Adana’da dayandık,
    dayandık Urfa’da, Maraş’ta, Antep’te.

    Antep’liler silahşor olur,
    uçan turnayı gözünden
    kaçan tavşanı art ayağından vururlar
    ve Arap kısrağının üstünde
    taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.
    Antep sıcak,
    Antep çetin yerdir.

    Antep’liler silahşor olur,
    Antep’liler yiğit kişilerdir.
    Karayılan
    Karayılan olmazdan önce
    Antep köylüklerinde ırgattı,
    Belki rahatsızdı, belki rahattı,
    bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular,
    yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi
    ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
    Yiğitlik atla, silahla olur,
    Onun atı, silahı, toprağı yoktu.
    Boynu yine böyle çöp gibi ince
    Ve böyle kocaman kafalıydı
    Karayılan
    Karayılan olmazdan önce.
    Düşman Antep’e girince
    Antepliler onu
    Korkusunu saklayan
    Bir fıstık ağacından
    alıp indirdiler.
    Altına bir at çekip
    eline bir mavzer
    verdiler.
    Antep çetin yerdir.
    Kırmızı kayalarda
    Yeşil kertenkeleler.
    Sıcak bulutlar dolaşır havada
    İleri geri.

    Düşman tutmuştu tepeleri,
    düşmanın topu vardı.
    Antepliler düz ovada
    Sıkışmışlardı
    Düşman şarapnel döküyordu,
    toprağı kökünden söküyordu.
    Düşman tutmuştu tepeleri.
    Akan: Antep’in kanıydı.
    Düz ovada bir gül fidanıydı
    Karayılan’ın
    Karayılan olmazdan önceki siperi..
    Bu fidan öyle küçük,
    Korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun,
    namluya tek fişek sürmeden
    yatıyordu yüzükoyun.

    Antep sıcak,
    Antep çetin yerdir.
    Antep’liler silahşor olur.
    Antepliler yiğit kişilerdir.
    Fakat düşmanın topu vardı.
    Ve ne çare, kader
    düz ovayı Antepliler
    düşmana bırakacaklardı.
    “Karayılan” olmazdan önce
    umrunda değildi Karayılan’ın
    kıyamete dek düşmana verseler Antep’i
    Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
    Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
    korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
    Siperi bir gül fidanıydı onun,
    gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzü koyun
    ak bir taşın ardından
    kara bir yılan
    çıkardı kafasını.

    Derisi ışıl ışıl,
    gözleri ateşten al,
    dili çataldı.
    Birden bir kurşun gelip
    kafasını aldı.
    Hayvan devrildi kaldı.


    Karayılan
    Karayılan olmazdan önce
    kara yılanın encamını görünce
    haykırdı avaz avaz
    ömrünün ilk düşüncesini:
    “İbret al deli gönlüm,
    demir sandıkta saklansan bulur seni,
    ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.”

    Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
    Bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
    fırlayıp atlayınca ileri
    bir dehşet aldı Anteplileri,
    seğirttiler peşince,
    Düşmanı tepelerde yediler.
    Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
    Bir tarla sıçanı kadar korkak olana:
    KARAYILAN dediler.

    “Karayılan der ki: Harbe oturak,
    Kilis yollarından kelle getirek,
    nerde düşman varsa orda bitirek,
    vurun ha yiğitler namus günüdür...”
    Ve biz bunu böylece duyduk
    ve çetesinin başında yıllarca namı yürüyen
    Karayılan’ı
    ve Anteplileri
    ve Antep’i
    aynen duyup işittiğimiz gibi
    destanımızın birinci babına koyduk.




    NAZIM HİKMET RAN
     
  7. eCe

    eCe Daimi Üye

    KARIMIN İSTANBUL'DAN YAZDIĞI MEKTUP



    Canım,
    Uzandığım yerde yazıyorum.
    Yorgunum pek.
    Aynada yüzümü gördüm, adeta yeşil.
    Havalar soğuk, yaz gelmeyecek.
    Haftada otuz liralık odun lazım,
    başa çıkılır gibi değil.
    Sofada demin iş görürken,
    battaniyemi aldım sırtıma.
    Camlar çerçeveler kırık, kapılar
    kapanmıyor,
    burda barınmamız imkansız artık,
    taşınmalı!
    Ev yıkılacak üstümüze.
    Kiralarsa pahalımı pahalı.
    Sana bunları ne diye anlatırım?
    Üzüleceksin.
    Derdimi kime dökeyim?
    Kusura bakma.
    Isınsa, iyice ısınsa ortalık ama,
    Hele geceler.
    Bıktım usandım üşümekten.
    Rüyalarımda Afrika'ya gidiyorum.
    Cezayir'deydim bir sefer.
    Sıcaktı.
    Alnımı bir kurşun deldi,
    bütün kanım aktı,
    ama ölmedim.
    Bana bir hal geldi.
    Çok ihtiyarladığımı hissediyorum.
    Halbuki biliyorsun,
    henüz kırkıma basmadım.
    Çok ihtiyarladığımı hissediyorum,
    söylüyorumda,
    söyleyince kızıyorlar,
    konferans dinliyorum herkesden.
    Her neyse bu bahsi kapat.
    Paraguay halk türkülerini çaldı radyo.
    Bunlar dikenli bir yaprağın üzerine
    aşkla, güneşle, insan teriyle yazılmış.
    Acıda, umutluda...
    Bayıldım Paraguay türkülerine.
    Adviye'den mektup aldım.
    Beni çok göresi gelmiş,
    Hiç unutamıyormuş....
    Şaştımda kaldım.
    Yıllardır,
    Sen memleketten gittin gideli,
    ne kapımı çaldı,
    ne bir haber yolladı hatta.
    Hatta sokakta karşılaştık.
    Bir bayram sabahı,
    başını çevirip geçti.
    En yakın arkadaştık!
    Ama arkadaşlık ağaca benzer,
    kurudumu,
    yeşermez artık.
    Ben cevap yazmadım.
    Neye yarar?
    Evime bile gelse şimdi,
    söyleyecek lakırdım yok.
    Düşmanlığımda yok elbet.
    Otursun güle güle,
    zengin bir koca bulmuş
    hastalıklı bir şeymiş adam
    manyağın biri.
    Halbuki Adviye ne canlı kadındır.
    Gidip baktım oğlumuza,
    Pembe, kumral, uyuyor mışıl mışıl.
    Yorganı açılmış, örttüm.
    Bir kara haberde verdi bu akşam radyo;
    İren Jolio Küri ölmüş.
    Yıllar var
    bir kitap okudumdu
    ölenin anısı üstüne yazılmış.
    Bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder.
    -Satırlar gözümün önüne geldi-
    Sarışın iki Yunan heykeli gibi der.
    İşte bu çocuklardan biri öldü.
    Bilmem ki nasıl anlatsam,
    büyük bilgin, büyük adam,
    ama şimdi lösemiden ölen
    O sarışın kız çocuğuda.
    Bu ölüm bana çok dokundu.
    İren Jolio Küri için
    ağladım bu akşam.
    Ne tuhaf,
    İren deselerdi, İren
    öldüğün zaman
    deselerdi,
    İstanbul'lu bir kadın
    hemde hiç tanımadığın,
    ağlayacak arkandan, deselerdi
    şaşardı.
    Kocası geldi aklıma,
    bir mektup yazsam,
    başsağlığı dilesem
    diye düşündüm.
    Adresini bilmiyorum ama
    Paris, Frederik Jolio Küri desem
    gidermiydi?
    Birde Fransız yazarı öldü.
    Gazetede okudum.
    Adını bile duymamışsındır.
    Çok ihtiyardı zaten,
    üstelikte egoist,
    sinik,
    cenabet herifin biri.
    Herşeyle alay etmiş ömrü boyunca.
    Hiçbir şeyi, hiç kimseyi sevmemiş,
    bir köpeklerle kedileri,
    ama yalnız kendininkileri.
    Mülakat vermiş ölmeden bir kaç gün önce.
    Ölümü alaya alıyor aklınca.
    Ama belli dehşetlide korkuyor.
    Resmide var.
    büyükannemizi erkek yap,
    tepesine bir takke koy,
    işte herif.
    Korkunç bir yalnızlık içinde
    sıska bir ihtiyar.
    O'nada acıdım
    Belki büyükannemize benzediğinden,
    belkide yalnızlığına.
    Acıdım.
    Aynı acıma değil elbet.
    Acıyorsun İren Küri'ye,
    çocuklarını düşünüyorsun, kocasını,
    ama daha çok dünyaya acıyorsun,
    büyük bir insan öldü diye.
    Sana bir müjdem var;
    Okumayı öğreniyor tembel oğlun.
    Epeyi söktü kerata;
    Tut, koş, kitap, kalem, çanta....
    Mükemmel değilmi?
    Her harfi birşeye benzetiyor;
    A bir evmiş,
    B göbekli bir adam,
    T bir keser.
    Ödüm kopuyor tembel olacak diye.
    Hep O'na iş yaptırmak istiyorum.
    Kız olsaydı kolaydı.
    Kadınların her yaşta
    her iş gelir elinden.
    Ama beş yaşında bir oğlan,
    ne becerebilir?
    Ah bir ısınsa havalar...
    Isınacak.
    Uzadıkça uzadı mektubum.
    Kendine iyi bak,
    bana hemen cevap ver.
    Beni unutma.
    Bana hemen cevap ver,
    akıllıdır Münevver,
    nasıl olsa ne yapıp eder,
    falan filan diye kendini avutma.
    Sensiz perişanım,
    beni unutma.
    Kendine iyi bak.
    Gözlerinden öperim canım.
    Güzel geceler.
    Kendine iyi bak.
    Bana hemen cevap ver,
    dertlerimi aklında tutma,
    unut.
    Beni unutma...




    NAZIM HİKMET RAN
     
  8. eCe

    eCe Daimi Üye

    KARLI KAYIN ORMANINDA...



    Karlı kayın ormanında
    yürüyorum geceleyin.
    Efkârlıyım, efkârlıyım,
    elini ver, nerde elin?

    Ayışığı renginde kar,
    keçe çizmelerim ağır.
    İçimde çalınan ıslık
    beni nereye çağırır?

    Memleket mi, yıldızlar mı,
    gençliğim mi daha uzak?
    Kayınların arasında
    bir pencere, sarı sıcak.

    Ben ordan geçerken biri:
    'Amca, dese, gir içeri.'
    Girip yerden selâmlasam
    hane içindekileri.

    Eski takvim hesabıyle
    bu sabah başadı bahar.
    Geri geldi Memed'ime
    yolladığım oyuncaklar.

    Kurulmamış zembereği
    küskün duruyor kamyonet,
    yüzdüremedi leğende
    beyaz kotrasını Memet.

    Kar tertemiz, kar kabarık,
    yürüyorum yumuşacık.
    Dün gece on bir buçukta
    ölmüş Berut, tanışırdık.

    Bende boz bir halısı var
    bir de kitabı, imzalı.
    Elden ele geçer kitap,
    daha yüz yıl yaşar halı.

    Yedi tepeli şehrimde
    bıraktım gonca gülümü.
    Ne ölümden korkmak ayıp,
    ne de düşünmek ölümü.

    En acayip gücümüzdür,
    kahramanlıktır yaşamak:
    Öleceğimizi bilip,
    öleceğimizi mutlak.

    Memleket mi, daha uzak,
    gençliğim mi, yıldızlar mı?
    Bayramoğlu, Bayramoğlu,
    ölümden öte köy var mı?

    Geceleyin, karlı kayın
    ormanında yürüyorum.
    Karanlıkta etrafımı
    gündüz gibi görüyorum.

    Şimdi şurdan saptım mıydı,
    şose, tirenyolu, ova.
    Yirmi beş kilometreden
    pırıl pırıldır Moskova...

    NAZIM HİKMET RAN
    [/COLOR
     
  9. eCe

    eCe Daimi Üye

    KAVAK



    Ağaç gece seyredilir
    Suda gümüşten servidir
    İstanbullu Nedim için

    Ak bedenli gelinleri
    Melül mahzun kayınları
    Sever razanlı Yasemin

    Bende bir kavak ürperir
    Nemde olsam sesi gelir
    Muhacirliğimden beri

    Her ağaç gibi kavak da
    Ömrünce durur ayakta
    Gözler durur bir şeyleri

    Gözler şose boylarını
    Sari sıcak yaz gününde
    Anadolu köylerini

    Beni de gözledi kavak
    Geceleri haykırarak
    Hadisenin önünde

    Şahit ayıplarımıza
    Şahit kayıplarımıza
    Umudumuzun şahidi

    Şahit bitlenişimize
    Topraktaki isimize
    Hey gidi kavak hey gidi

    Kavaklarını övmekten
    Kuru kuruya sevmekten
    Ne çıkar ki memleketim

    Kara toprağa eğilip
    Yüzümün terini silip
    Bir tek kavak dikemedim.




    NAZIM HİKMET RAN
     
  10. eCe

    eCe Daimi Üye

    KEMAL TAHİR'E MEKTUP...



    Malatya diyorum,
    senin çatık kaşlarından başka bir şey gelmiyor aklıma.
    Bursa'da kaplıcalar
    Amasya'da elma
    Diyarbakır'da karpuz ve akrep.
    fakat senin oranın,
    Malatya'nın
    nesi meşhurdur,
    yemişlerinden ve böceklerinden hangisi,
    suyu mu, havası mı?
    Düşün ki hapisanesi hakkında bile fikrim yok.
    Yalnız:
    bir oda,
    bir tek penceresi var:
    çok yüksek olan tavana yakın.
    Sen ordasın
    dar ve uzun bir kavanozda
    küçük bir balık gibi...
    Teşbihim hoşuna gitmeyebilir.
    Hele bu günlerde
    kendini kafeste arslana benzetiyorsundur.
    Haklısın Kemal Tahir,
    emin ol ben de öyle,
    muhakkak ki arslanız,
    şaka etmiyorum
    hattâ daha dehşetli bir şey:
    insanız...
    Hem de hangi tarihte, hangi sınıftan,
    malum...
    Lâkin demir kafesle kavanoz bahsinde iş değişmiyor,
    ikisi de bir,
    hele bu günlerde...
    — Bunu içerde rahat ve masun
    yatan bilir —...

    Hele bu günlerde,
    Sarıyerli Emin Beyin fıkralarına gülmek,
    sevgili kitapların ve domatesin lezzeti,
    tahtakurularına rağmen uyku
    — günde üç tatlı kaşığı Adonille de olsa —
    ve Tahir'in oğlu Kemal
    hattâ mektup gelmesi senden
    ve hattâ ses duymak, dokunmak, görebilmek havanın ışığını,
    karıma olan aşkımdan başka
    nefsimin herhangi bir rahatlığını
    affedemiyorum...

    Fartı-hassasiyet?
    Değil.
    Döğüşememek,
    bir mavzer kurşunu kadar olsun
    bilfiil
    doğrudan doğruya...
    Ancak kavgada vurulan acı duymaz
    ve kavga edebilmek hürriyetidir
    en mühimi hürriyetlerin.
    İçerim yanıyor, Kemal,
    dışarım serin...

    Anlıyorsun ya,
    zaten ettiğim lâf
    bizim lâflarımızın herhangi biri:
    çok konuşulmuş,
    ve konuşulmakta olan...
    Şimdi kim bilir kaç yerde, kaç insan,
    dizlerinde âtıl ve çaresiz yatan ellerine küfredip acı*****
    bu lâfları ediyor...

    Anlıyorsun ya,
    zarar yok,
    ben anlatacağım yine! ...
    Elden hiçbir şey gelmediği zaman
    konuşup anlatmanın alçak tesellisi?

    Belki evet,
    belki hayır...
    Hayır öyle değil.
    Hangi teselli bırak be dinini seversen bırak...
    Bu, düpedüz,
    başın önde, olduğun yerde dolanarak
    kükremek, böğürüp bağırmak, Kemal...




    NAZIM HİKMET RAN
     
  11. eCe

    eCe Daimi Üye

    KEREM GIBI...



    Hava kurşun gibi ağır! !
    Bağır
    bağır
    bağır
    bağırıyorum.
    Koşun
    kurşun
    eritmeğe
    çağırıyorum...

    O diyor ki bana:
    — Sen kendi sesinle kül olursun ey!
    Kerem
    gibi
    yana
    yana...

    «Deeeert
    çok,
    hemdert
    yok»
    Yüreklerin
    kulakları
    sağır...
    Hava kurşun gibi ağır...

    Ben diyorum ki ona:
    — Kül olayım
    Kerem
    gibi
    yana
    yana.
    Ben yanmasam
    sen yanmasan
    biz yanmasak,
    nasıl
    çıkar
    karanlıklar
    aydınlığa..

    Hava toprak gibi gebe.
    Hava kurşun gibi ağır.
    Bağır
    bağır
    bağır
    bağırıyorum.
    Koşun
    kurşun
    eritmeğe
    çağırıyorum.....





    NAZIM HİKMET RAN
     
  12. eCe

    eCe Daimi Üye

    KIRK HARAMILERIN ESIRI



    Geniş dallardan sızan gecenin gölgesiyle,
    Ormanda uğuldayan yağmurların sesiyle,

    Bu akşam renklerini kaybedince her çiçek.
    Bir kahraman esirin kolları kesilecek.

    Bu bir şanlı erdir ki Rabbi bulmuş kanında.
    Bir kere düşürmeden yüksek mağrur alnında.

    Alevden bir sancağın taşımış gölgesini.
    Memleketler çökermiş yükseltince sesini.

    Tam altı yüz yirmi yıl bir nur için döğüşmüş,
    Fakat günün birinde kafir eline düşmüş.

    Şimdi ezmek istiyor onu kırk haramiler,
    Bu son akşam kalbinde rabbi bulmazsa eğer.

    Ormanda renklerini kaybedince her çiçek.
    Bir vuruşta bin kesen kolları kesilecek.

    İşte rüzgarda uçan alevleriyle yer yer,
    Siyah ağaçlıklardan parladı meşaleler.

    Dumanlı bir kızıllık ormanı gölgeliyor.
    Şanlı esirleriyle haramiler geliyor.

    Ağaçsız bir meydanda büyük kütükler yandı.
    Haydutların karanlık yüzleri aydınlandı.

    Küçük bir oda gibi yosunlanmış bir taşı,
    Kendisine taht yapan haramilerin başı.

    Bir şeyler mırıldandı, bir şeyler emreyledi,
    Sonra boğuk bir sesle haydi kesiniz dedi.

    Haydutlar ağır ağır çekilirken geriye,
    Geniş yüksek bir gölge itildi ileriye.

    Tunç bir çehre parladı alevin rüzgarıyla,
    Yüksek gururlu alnı geniş omuzlarıyla.

    Kolları kesilecek kahraman esirdir bu,
    Ne dudakları sarı ne gözlerinde korku,

    Bir demir heykel gibi öyle hissiz bekliyor.
    Nihayet hep kütükler olunca bir yığın kor,

    Haydutların içinden birisi ilerledi.
    Kolların kesilecek haydi hazırlan dedi.

    Zulmette parıldadı çeliği bir baltanın,
    Kuru bir ses duyuldu sonra fışkıran kanın,

    Damlaları ateşten yer yer duman çıkardı.
    Şimdi şanlı esirin yalnız bir kolu vardı.

    Ormanı baştan başa dolaştı boğuk bir ses;
    Öteki kolu da kes! Öteki kolu da kes!

    Bıraktığı baltayı cellat alırken yerden,
    Meydana gölgeleri yakınlaşan göklerden,

    Haykırıldı bir büyük şanlı mazinin yadı.
    Birden balta esirin elinde parıldadı.




    NAZIM HİKMET RAN
     
  13. eCe

    eCe Daimi Üye

    KIRKINCI YILIMIZ




    Hepimiz kırk yıl önce doğduk,
    kırk yıl önce sabahleyin
    kırk yıl önce gün ışırken Bedreddin'in İznik Gölü'nde
    çamlı bellerinden birinde Köroğlu'nun
    ve Sibirya'dan, esirlikten dönen Bolşevik Osman
    pusuya düşürürken Urfa yolunda seher vakti Fransızı.

    Hepimiz kırk yaşındayız
    yirmisine basanımız da
    altmışını geçenimiz de
    atılıp ölenimiz de İstanbul'da Müdüriyet penceresinden.

    Bu kırkıncı yılımızda
    ne bir ormanız
    ne şose boyunda tek tük kavak ağacı
    bir tarlayız tohumu saçılmış.

    Hepimiz kırkına bastık bu sabah
    hapiste yatanımız,
    işyerindekilerimiz, muhacirimiz.
    Hepimiz kırkına bastık bu sabah.
    Yoldaşlar yeni yeni yıllara!




    NAZIM HİKMET RAN
     
  14. eCe

    eCe Daimi Üye

    KIRMIZI SARI YEŞIL BALONLARDA ÇOCUK ÇIĞLIKLARIYLA GÜNEŞ



    Kırmızı sarı yeşil balonlarda çocuk çığlıklarıyla güneş
    Gökyüzü mavi ışıklarıyla
    Kim derdi ki hikayem böyle biter
    Yağmurlar mevsimine girdim kederli şiirler mevsimin
    Bir şeyler bekliyorsun benden değil
    Sözler duruyor aramızda birbirimize ulaşamadan
    Çocuk çığlıklarıyla güneş kırmızı sarı yeşil balonlarda
    Yorgun ve umutsuz bakıyoruz sözlerimize





    NAZIM HİKMET RAN
     
  15. eCe

    eCe Daimi Üye

    KIYIDAKI IHTIYAR



    Derin dağlar kat kat sıralanmıştı
    Çamlık iniyordu denize kadar
    Kıyıda iri yarı bir ihtiyar
    Çakıllara sırtüstü uzanmıştı

    Ve bu olgun güneşli eylül günü
    Uzak haberi batmış gemilerin
    Poyraz yeli mavi masmavi serin
    Okşuyordu ihtiyarın yüzünü

    Ve karnının üstündeydi elleri
    İki yengeç gibi inatçı yorgun
    Zamandan kuvvetli bir yolculuğun
    Sert kabuklu merhametsiz zaferi

    Ve göz kapakları tuzlu kırışık
    Kapanıvermişlerdi yumuşacık
    Bu karanlıkta altın pırıltılar
    Dinliyordu uğultuyu ihtiyar

    Denizi uzun dişli balıkları
    Ve tanyerlerinin alevlerini
    Dipte çiçek açan kayalıkları
    Ağları ve balıkçı evlerini

    Ama belkide bulutlara yakın
    Çamların tepesiydi uğuldayan
    Biliyordu başı döner adamın
    Onlara aşağıdan baktığı zaman

    Derin dağlar kat kat sıralanmıştı
    Çamlık iniyordu denize kadar
    Kıyıda iri yarı bir ihtiyar
    Çakıllara sırtüstü uzanmıştı




    NAZIM HİKMET RAN
     
  16. eCe

    eCe Daimi Üye

    KIZ ÇOCUĞU



    Kapıları çalan benim
    kapıları birer birer.
    Gözünüze görünemem
    göze görünmez ölüler.

    Hiroşima'da öleli
    oluyor bir on yıl kadar.
    Yedi yaşında bir kızım,
    büyümez ölü çocuklar.

    Saçlarım tutuştu önce,
    gözlerim yandı kavruldu.
    Bir avuç kül oluverdim,
    külüm havaya savruldu.

    Benim sizden kendim için
    hiçbir şey istediğim yok.
    Şeker bile yiyemez ki
    kâat gibi yanan çocuk.

    Çalıyorum kapınızı,
    teyze, amca, bir imza ver.
    Çocuklar öldürülmesin,
    şeker de yiyebilsinler.





    NAZIM HİKMET RAN
     
  17. eCe

    eCe Daimi Üye

    KIZIL SAÇLISI'NA



    Pembe yanaklı al dudaklı bir karım olursa eğer..
    Olursa 24 ayar ahlaklı..
    Anama bakar gibi bakar..
    İlaha tapar gibi taparım..!

    Ama...!
    Kalleş çıkarsa karım..
    Anam avradım olsun bir teneke benzin döker yakarım...!

    Kimine göre kadın..!
    Soğuk kış gecelerinde sarılıp yatmak içindir..

    Kimine göre kadın..!
    Sıcak harman gecelerinde zil takıp oynatmak içindir..

    Kimine göre kadın..!
    Ömür boyunca omuzumuzda taşıdığımız..
    En büyük sevabımız ve en büyük vebalimizdir..

    Ama sen KADINIM..!
    Benim için sen..
    Ne o..
    Ne bu..
    Şusun sen..!
    Benim can yoldaşım kavga arkadaşımsın...

    NAZIM HİKMET RAN
     
  18. eCe

    eCe Daimi Üye

    KOCALMAYA ALIŞIYORUM



    Kocalmaya alışıyorum dünyanın en zor zanaatına,
    kapıları çalmaya son kere,
    durup durmadan ayrılığa.
    Saatler, akarsınız, akarsınız, akarsınız...
    Anlamaya çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına.
    Bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim.
    Dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı.
    Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.
    Kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller,
    öylesine başlarından aşkın işleri




    NAZIM HİKMET RAN
     
  19. eCe

    eCe Daimi Üye

    KORSAN TÜRKÜSÜ



    İşte..
    geniş ağızlı palalar gibi parıldıyor güneşte,
    kulakları altın küpeli korsanların türküsü :

    Donna Madonnanın yuvarlak
    kalçaları gibi oynak fıçılardan
    içtik İspanyol şarabını !
    Karıştı Madrid ******larının kanı kanımıza !

    Beş yüz baş zenciyi zincire vurduk,
    üç direkli kadırgayı doldurduk,
    aldık yükü geliyoruz !
    Taze balık gibi çıktık denizden ;
    korkma bizden
    tombul, esmer kollarını aç Madonna !
    Afrikada gözü kanlı korsanız amma
    Lizbonda namuslu bezirgânız !

    Kaçıyor kara çıplak derilerin sürüsü !
    Kaçırma vur bir yandan
    durma doldur öbüryandan :
    Donna Madonnanın yuvarlak
    kalçaları gibi oynak fıçılardan
    erimiş altın gibi akan
    İspanyol şarabını !

    Karışsın Madrid ******larının kanı kanımıza !


    NAZIM HİKMET RAN
     
  20. eCe

    eCe Daimi Üye

    KURTULUŞ DÜŞÜ



    Hapishanelerde ışıydı hürriyetim o
    Ekmeğimin katığıydı sürgünde o
    Başlayan gündeydi, biten akşamda o
    Kurtluşu düşüydü memleketimin o




    NAZIM HİKMET RAN
     

Sayfayı Paylaş