Yıldız ve Samanyolu

Konu, 'Aşk, Duygusal, Sevgiliye Şiir Yazı, Kıssadan ' kısmında hakangs52 tarafından paylaşıldı.

  1. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Bahçedeki muz ağacını anlatır bir öyküsünde Erdal Öz...
    Çocuklar ağacın gövdesini taşlar.
    Taşlar yerini bulursa, muz ağacının yumuşak bedenine saplanır; sular sızar taşın gömüldüğü yerden....
    Ağlar muz ağacı; kurur zamanla...
    Muz salkımları boynunu büker, buruşur gider.
    ***
    Bir öyküsünde demir parmaklıklı pencereden bir mahkûmun hücresine giriveren güvercini anlatır Erdal Öz...
    Etli kanatlarıyla mahkûmun başının üzerinden karşı duvara uçar, çarpıp yere düşer.
    İlk sersemliğinden sıyrıldığında bu kez karşı duvara vurur kendini...
    Mahkûm, misafirini ürkütmemek için siner köşeye...
    Güvercinin korku dolu kırmızı cam gözleriyle bakışırlar bir süre...
    Güvercin duvara vurmanın acısıyla yeniden havalanıp demir parmaklığa konar. Mahkûm bu kez de yeniden yalnızlığa dönecek olmanın hüznüne bulanır. "Gitmese" diye yakarır içinden...
    O sırada kapı açılır; ürkütücü bir görevli içeri girer; güvercin korkuyla havalanınca içeri düşer. Karşı duvara çarpıp görevlinin ayakları dibine serilir.
    İki hoyrat el sarılır gövdesine...
    Tutuklu güvercin, görevlinin hoyrat ellerinde uzaklaşır.
    ***
    Bir öyküsünde iki arkadaşı anlatır Erdal Öz...
    Bir Akdeniz kasabasında aynı sınıfa düşmüşlerdir.
    Çocuklardan biri kitapsız, deftersiz gelmiştir sınıfa; belli ki yoksuldur.
    Arkadaşı kitap alır ona.... O da karşılığında uçurtma yapmayı öğretir.
    Renk renk kaplama kâğıtlarını kesip nişasta bulamacıyla birleştirerek kocaman bir uçurtma yaparlar.
    Bunun keyfiyle, kayalıkların orda, öyküsünü anlatır yoksul olan...
    Annesi yoktur, ablası kaçmıştır evden; babasının zulmünden... Ve babası dün gece çok kötü şeyler yapmıştır ona...
    "Artık gücüm tükendi. Bununla baş edemeyeceğim" der arkadaşına...
    "Sana anlatırım ama kimselere söylemeyeceğine söz ver" der.
    Sözleşirler.
    Dertleşirler.
    Vedalaşırlar.
    Ertesi gün kayalıkların dibinde bulunur ölüsü...
    Bir uçurtma gibi hışırtıyla gökyüzüne yükselmiş, sonra dönüp ıslak kayalıklara çakılmıştır.
    Nedenini bir tek arkadaşı bilir; ama söz vermiştir, söylemez kimselere...
    ***
    Belki de ölüm, bir yıldız kaymasından fazla bir şeydir.
    Belki de yasımız, kayan o yıldıza olduğu kadar, her kayan yıldızla Samanyolumuz biraz daha eksildiğindendir.
    Giden, yalnızca ölen değildir; bizden de bir şeyler götürür yanında...
    Anılarımız vardır onunla ya da yapıtlarıyla...
    Bir imza gününde tebessümünü görmüş, hasta düştüğünde kitap götürmüşüzdür.
    Filmlerine, oyunlarına gözyaşı dökmüş, öykülerinde boyun bükmüşüzdür.
    O kuruyan muz ağacı bizim bahçededir artık... Hücredeki güvercine ağıt yakmış, uçurtmaya özenen çocuğun acısını çekmişizdir.
    Yaralıyken, kanarken direnmenin onurunu ondan öğrenmişizdir.
    Ölüm, bütün bunları da öldürür ilk anda...
    Öyle sanırız.
    Kaybımız kadar kendi eksilmemize de yanarız.
    Kururuz; cenazelerle taşlanmış muz ağaçları gibi...
    ***
    Lakin yanılgıdır bu...
    Yıldız kayar, ama asla eksilmez Samanyolu...
    "Selvi Boylum Al Yazmalım" oradadır. "Bir Uçurtma Gibi" orada... "Kanayan", "Güvercin", "Duvar" orada...
    Okudukça, izledikçe,andıkça yaşatırız onları...
    Eksilmez, çoğalırız.

    Can DÜNDAR
     

Sayfayı Paylaş