mevlâna

Konu, 'Aşk, Duygusal, Sevgiliye Şiir Yazı, Kıssadan ' kısmında bluedream tarafından paylaşıldı.

  1. bluedream

    bluedream Daimi Üye

    Kayıt:
    8 Şubat 2007
    Mesajlar:
    545
    Beğenilen Mesajlar:
    3
    mevlânamevlâna



    Mevlâna´nın Alevi olup olmadığı hep tartışılmıştır. Bizce Mevlâna Alevidir! Hatta diyebiliriz ki, Anadolu´daki Aleviliğin gelişmesinde, yaygınlaşmasında katkıları olmuştur. Mevlâna, bazı kişilerce anlaşılmamakta ya da yarım yamalak anlaşılmaktadır. Bu yanlışlığın temelinde Mevlevilik kurumunun çoğu zaman iktidarlardan yana tavır almasından kaynaklanmaktadır. Ama gözden kaçan ya da bilinçli bir şekilde gözlerden ırak tutulmaya çalışılan Mevlâna´nın düşünceleri, felsefesidir. Çünkü bu felsefe ve anlayış, değil iktidar ile uğraşmayı dünya malı ile bile uğraşmamakta, insanın manevi sorunlarına eğilmekte, varlık sorununa cevaplar vermekte. Böylece de insanın iç dünyasıyla ilgilenmekte ve iç bünyeyi kirden arındırmaya davet etmektedir. Şu gerçeği de dile getirmek lâzım; Mevlevilik, Mevlâna´dan çok sonra kurumlaşmıştır. Dolayısıyla Mevlevilik kurumlaşınca da onun yöneticileri sistem ile iyi geçinmeye çalışmışlar, sistemin kendilerine sağladığı olanaklardan yararlanmışlardır. Bunun Mevlâna´nın düşüncesi ile ilgisinin olduğunun, onun felsefesinin ortayolcu olduğunu böylelikle de onun adına kurumlaşanların böyle davrandığını söyleyenler yanılmaktalar.



    “Kim olursan ol

    gel.

    Yüz bin kere tövbe

    etsen ve yüz bin kere

    tövbeni bozmuş olsan da

    gel.”

    Böylesi bir düşünceye sahip ulu bir şahsiyetin, iktidar diye bir sorunu olduğunu söylemek en hafif deyimle utanmazlıktır. Nasıl ki Hacı Bektaş, Bektaşi dergâhını idare edenlerin sorumlusu sayılmazsa, Mevlâna´dan çok sonraları onun adına dergâh kuranlar, iktidarlar ile haşır neşir olmuşlarsa bunda Mevlâna´nın ne sorumluluğu var? Doğrudur. Mevlevilik adına hareket edenlerden bazıları iktidar ile ilişkiler geliştirmişlerdir. Hatta bu yüzden olsa gerek Mevlevilik, Bektaşilik gibi kitleselleşmemiştir. Ama bunun sorumlusu Mevlâna´nın düşünceleri asla değildi.

    Mevlâna, düşünce, inanç itibariyle kesinlikle Alevidir. Mevlevilik özünden saptırılmış, iktidarlara hizmet eder hâle gelmiştir, o ayrı konu. Ama Mevlâna kesinlikle Ehlibeyt taraftarıdır. Bu, ne kadar gizlenmeye çalışılsa da açıktır. Bunu kısaca açıkladıktan sonra gelelim Mevlâna hazretlerinin yaşam öyküsüne:

    Mevlâna Celalettin Rumi, 1207 yılında Afganistan´ın Belh kentinde doğmuştur. Mevlâna´nın babası, Bahaeddin Veled, ünlü bir bilgindi. 1218 yılında Moğol saldırıları üzerine Bahaeddin Veled, oğlu Celalettin ile Belh´ten ayrıldı. İran üzerinde çeşitli kentlerde bir süre kalarak Mekke´ye gidip hacı oldu. Hactan sonra Bağdat üzerinden Anadolu´ya geldi. 1228 yılında Konya´ya geldi ve burada Bahaeddin Veled müderrisliğe başladı. Bu dönemde Konya, Selçuklu Devleti´nin başşehri olarak en parlak dönemini yaşıyordu.

    Mevlâna, en başta babası olmak üzere bir çok bilginden dersler almış, böylece bilgisini geliştirmişti. Mevlâna´yı tamamiyle tasavvufa yönelten kişi ise İranlı Şemsi Tebrizi´dir. 1244 yılından 1247 yılına kadar Konya´da kalan Şemsi Tebrizi ile Mevlâna günler süren tartışmalar ve sohbetler geliştiriyorlardı. 1247 yılında Şemsi Tebrizi, günümüze kadar çözülmeyen bir şekilde aniden ortadan yok oldu. Bu dönemden sonra Mevlâna daha çok iç benliğine kapandı. Mevlâna´nın yazılı eserleri de bu dönemden sonra ortaya çıktı. Mevlâna, öğretisinin temellerini anlatan Mesnevi adlı yapıtını yazdıktan sonra 1273 yılında Konya´da Hakka yürümüştür.

    Mevlâna hazretleri üzerine çok şeyler söylenebilir. Mevlâna, Hacı Bektaş, Yunus Emre ile hemen hemen aynı dönemlerde yaşamıştır. Çeşitli vesileler ile Hacı Bektaş ile diyalogları olmuştur.

    Çelişki gibi görünen bir hatırlatma daha yapalım. Mevlâna Alevidir. Bazıları Mevlâna´yı Ehli-Sünnet dairesi içinde görüyorlar. Bu doğru değil. Mevlevilik bütün deformasyonlara rağmen Ehli-Sünnet dairesi içinde yer almıyor. Mevlevilik, bir çok ortak nokta olmasına rağmen Alevi dairesi içinde de yer almıyor. Bu da daha önce belirttiğimiz gibi, Mevleviliği yayanların iktidar ile yakın ilişkide olmalarından kaynaklanıyor. Buna rağmen Mevleviler iktidarlara yaranamamışlardır. Şehirlilere yaranamadıkları gibi köylülere de yaranamamışlardır. Buna karşın örneğin Hacı Bektaş´ın tavrı nettir. O dergâhını küçük bir köyde kurmuştur.

    Bütün bunların ışığında Mevlâna salt Alevilerin, Sünnilerin önderi değildir. Hacı Bektaş, Yunus Emre ve daha ismini sayamayacağımız erenler gibi Anadolu´daki bütün insanların önderidir.


    alıntıdır
     
  2. bluedream

    bluedream Daimi Üye

    Kayıt:
    8 Şubat 2007
    Mesajlar:
    545
    Beğenilen Mesajlar:
    3
    MEVLANA CELALETTİN RUMİ



    Horasan´dan gelerek Anadolu´ya yerleşen Anadolu pirlerinden en çok tanınanı şüphesiz ki Mevlana´dır. Anadolu toprağının insanını en çok etki alanına alan pirlerinden Mevlana ve Hacı Bektaş adları bazan birlikte bazan da karşı karşıya anılır. Anadolu´ya belki de aynı amaçla gelen bu iki pirden birisi kenti, diğer birisi de kırsal toprakları seçerek yaşamsal savaşımlarını yürütmüşlerdir. Mevlana Celalettin Rumi Anadolu topraklarına babası Bahaattin Velet ile birlikte gelmiş, Alaaddin Keykubat´ın daveti üzerine Selçuklu başkenti Konya´ya yerleşmiştir.

    Celalettin Rumi Horasa´ın Belh kentinde 1207 yılında dünyaya gelmiş, yörenin aydın ulemalarından o günün söylemiyle ermiş kişi, bu günün söylemiyle profesör Bahaeddin Veled´in oğlu olma şansıyla doğuyor ve yaşamını aydın bir ortamda sürdürerek gençliğe merhaba diyor. ‘Sultanül Ulema” ünvanını taşıyan Bahaeddin Veled, Belh´den Nişapur kentine geçiyor. Burada devrin önemli velilerinden büyük mutasavvıf Feridüddin Attar´la tanışıyor. Bu iki bilgin birlikte bir müddet fikir alışverişinde bulunuyorlar. 0 zaman genç Celalettin de babasının yanında bulunmaktadır. Feridüdditin Attar bu sırada genç Celalettin´i hayli etkilemiştir. Esrarname adlı yapıtının iki yazma nüshasından birisini Celalettin´e vermiştir.

    Bahaettin Velet ve oğlu Celalettin, Anadolu´ya gelmeden önce bir süre yörede dolaşırlar. Bu sıralarda hacca da birlikte ziyarette bulunurlar. Dönüşte Halep ve Şam´ı da dolaşarak Moğol istilası yüzünden Horasan´dan kaçarak buralarda toplanmış bulunan zamanın bilginleriyle de tanışma fırsatını buluyorlar. Çağının en büyük bilginlerinden Muhittin Arabi ile de karşılaşırlar. Birlikte iyi ilişki içine girerek dostluklarını geliştirmişler. Bu dostluk, Konya´da da devam etmiştir.

    Moğol saldırısı Horasan topraklarında bilginleri birer birer Anadolu topraklarına çekerken Bahaeddin Veled ve oğlu Celalettin Erzincan kapısından Anadolu´ya merhaba diyerek Larende´ye yerleşirler. Burada delikanlılık çağının doruğunda bulunan Celalettin Gevher adlı güzel kızla evlenir. Bahaeddin Velet ve oğlu Celalettin´in ünü bilim dünyasında iyice yayılmıştır. Bilime büyük değer veren Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat´ın davetine uyan baba oğul çevresiyle birlikte Konya´ya yerleşerek burada öğretmenliğe başlarlar. Selçuklu uleması Bahaeddin Veled´in derslerini kaçırmazlar. Bahaettin Velet ölünce yerine oğlu Celalettin derslere devam eder. Bu sıralarda babasının öğrencilerinden ünlü bilgin Seyit Burhanettin Tirmizi genç Mevlana´nın daha iyi yetişmesine yardımcı olur. Konya´da aldığı bu bilgilerle yetinemeyen Mevlana seyahatlere başlayarak Halep ve Şam´da yeniden medrese öğrenimi görür..

    Mevlana çeşitli bölgelerde dolaşması onun tasavvuf konusunda İslamın kurallarına göre yetişmesi ve fikirlerini de bu doğrultuda yaymasına neden olmamıştır. Medreselerde verdiği dersler kuran hükümlerine göre biçimlenmektedir. İslamın kurallarına başlangıçta sıkı sıkıya bağlı bulunan Mevlana ne zaman ki Şemsi Tebrizi ile tanışmış dünyasında ve kafasında büyük bir değişiklik meydana gelmiş, Tebrizi´nin savunduğu fikirlerin kendi görüşlenyle de bütünleşmesine neden olmuştur.

    Alevi tarikatlarından İsmaili tarikatına bağlı Şemsi Tebrizi, Mevlana´yı öylesine bir etkilemiştir ki, kendi oğulları bile Mevlana ile ters düşmüş, babasına karşı gelir olmuşlardır. Mevlana artık çevresinde de değişiklik yaparak dünyalık bütün maddi şeylerden uzaklaşmış, kendisini inandığı davanın büyüsüne kaptırmıştır.

    “Celalettin Rumi gerek babasından, gerek Seyyit Burhan, tanlamiyle zahitane ve müttekiyane telakiler almıştır. Bu yüzden bir taraftan tedris ile, diğer taraftan Gazali´nin şeriat hükümleriyle birleştirdiği tdsavvuf esaslarıyla uğraşıyordu. Lakin bu esnada Şems Tebrizi adlı bir dervişin Konya ‘ya gelerek Mevlana ile .buluşmuş olması, onun manevivatı üzerinde şiddetli ve değiştirici bir tesir yaptı.”1

    Gerçekten şeri kurallara göre hareket eden Mevlana´nın üzerinde bu derece tesir yapan Şems Tebrizi onun birden bire bu derece değişiklik yapmasındaki sırrı bilmek ve de Mevlana´nın bunca eğitimden, bunca bilim adamlarıyla karşılıklı iletişim kurarak bilgi ve görgü sahibi olduktan sonra Konya´ya gelen bir Kalenderi dervişinin etkisinde kalması, tutum ve davranışlarını ona göre belirlemesi Konya´da bulunan ulema ile Mevlana´nın arasının açılmasına neden olmuştur.Şems, Konya´ya gelmeden önce Mevlana Konya´da meşhur Kartay medresesinde ders vermekte iken Şems´le tanışması ondan etkilenmesi sonucu “Bundan sonra oğlu Sultan Veled´iıı tabiri ile, herkesin iktida ettiği bir insan iken, Şems´e iktida edici oldu. Onunla buluşması Mevlana ‘yı baştan başa değiştirdi. Medrese ‘yi bıraktı, vazetmez, derse girmez oldu. Halvetten dışarı çıkınce sema girer, raksa başlardı. Dostlarından akrabalarından, en yakınlarından bile uzaklaştı. Şems ona bütün alışkanlıklarını, hatta babasının yanından hiç ayırmadığı Maarıf adlı kitabını bile bıraktırdı.”2

    Mevlana, etkisinde kaldığı bu Kalender dervişiden 20 yaş küçüktü. Mevlana 40 yaşlarında bulunmaktaydı. Şems nasıl yapmış da bu büyük mutassavıfı etkilemişti. Şems az konuşur, az söyler, yazmaz, sürekli okurdu. Halktan kaçınan gezginci bir derviş olarak kendisini göstermişti. Mevlana´yı böylesine etki altında bırakan Şems, Mevlana´nın dostlarının şikayeti ve rahatsız olduğunu görünce Konya´dan gizlice ayrılır, fakat Mevlana´ya hiç haber vermez. Şems´in Konya´dan kaçmasıyla Mevlana´nın huzuru kaçmış, kimseyle ilgilenmez olmuştu. Sürekli şiirler yazmakta, seınalar dönmektedir. Şems´m Şam´da olduğunu öğrenen Mevlana oğlunu, onu aramaya göndenr. Yazdığı uzun şiiriyle de Şems´i etkileyerek Konya´ya gelmesini sağlamıştır.

    Konya´ya gelen Şems, Mevlana ile yeniden inzivaya çekilerek özel Konuk Defterilerini sürdürmüştür. Bu yeniden yakınlaşma Şems´in ortadan kaldırılmasına neden olmuştur. Şems, Konya´da öldürülür. Bu öldürme olayında Mevlana´nın ortanca oğlunun parmağı olduğu söylenmektedir. Şems´in öldürülmesinin ardından Mevlana kendisini içkiye verir. Mevlana´nın Şems´ten sonra yaşamı, tutum davranışları, sema dönmesi, içki içmesi, çevreyle ilişkileri. yazdığı şiirleri müslümanhğın sünni kurallarıyla bağdaşmamaktadır.

    Şems zaten bir kalenderi şeyhi olup,Ali yoluna bağlıdır.Onun İsmaili tarikatından olduğu da söylenmektedir. Kalenderilik ve İsmaililik Aleviliğin birer kollandır. Mevlana, Şems´den sonra Ali yoluna girmiş ve Hz. Ali ile Kerbela, Hüseyin üzerine güzel sözler etmiştir. “Cihan var oldukça Ali var idi. Cihan var iken de Ali vardı. Cihanın temeli suret buluncaya kadar var olan Ali idi. Yer resmedilinceye kadar, zaman husula gelinceye kadar var olan Ali idi. Veli vasıf olan Şeyh Ali,cömertliğin, keremin, bağışın sultanı idi. Ali´den ötürü melekler Adem ‘e secde ettiler. Adem bir kıble gibi idi. Secde olunan Ali idi. Adem de, Şit de, Eyyup da, Idris de, Yusuf da, Yunus da, Had da, Musa da, Isa da, Ilyas da, Salih de, Davut da Ali idi. Nefsin tarnamından ötürü cihan sofrası üzerinde elini bulaştırmayan kahraman aslan Ali idi. Kuran ‘ın yer yer ayetlerinde Tanrı ‘nın ismetini vasf ile övdüğü Kur´an sırlarinın kaşifi Ali idi.”3

    Şems´in öldurülmesi, Mevlana´yı uzun süre bunalıma soktu. Onun bir daha dönmeyeceğini bilen Mevlana, Şems Tebrizi ile de iyi ilişkiler içerisinde bulunan kuyumcu Selahattin´i kendisine müsahip kardeş seçti. Selahattin´in Mevlana ile müsahip olmasına Mevlana´nın çevresi sert tepki gösterdi. Çünkü Selahattin de şeri kurallara uymayan, içki içen, sema dönen batini düşünceler taşıyan birisi idi. Mevlana Selahattin ile yakınlığını pekiştirmek için oğlu Sultan Veled´e Selahattin´in kızını aldı. Selahattin´in kısa süren yaşamından sonra Mevlana, bu kez Çelebi Hüsamettin ile müsahip oldu.

    Mevlana´nın Mesnevi´yi yazmasında Çelebi Hüsamcttin´in büyük emeği olmuştur. Eserlerinin bütünlük içinde yazılmasını ve günümüze kadar gelmesinde Hüsamettin´in büyük payı vardır. Mevlana, Şems´le., tanışmasının ardından “hamdım, piştim, yandım” demiştir. Mevlana´yı medrese eğitiminden çakartan Şems şunları söylüyor “Bir gün böyle bir kervansaray´da bana neden tekkeye gelmiyorsun diye sordular. Kendimi tekkeye laik bulmuyorum ki derdim. Tekke pişip olmak, yerişip gelişmek, kaydında olanlar içindir. Ben onlardan değilim. Peki dediler bir yandan medreseye gelmiyorsun? Dedim ki ben Konuk Defteri adamı da değilim, bir şeye kurallara uyarak anlam vermeye kalksam bana gülerler kafir derler4

    Gönlüyle,inancıyla kendisini dost aşkına veren Mevlana önceleri Şems´e,sonra kuyumcu Selahattin´e,ardından da Hüsamettin´e gönül temizliğiyle bağlanmış,kendisini onların aşkına kaptırmıştır.onlarsız düşünemez, onlarsız yapamazdı. Bütün ilhamı, bütün güzellikleri, hoşgörüyü, insan sevgisini onların yüzünde görür, insanlığa sanardı.

    Mevlana, en güzel şiirlerini böyle bir tutkuyla yazmış, toplumların geleceğine sunmuştur. Mevlana´da şiir bir tutkudur. Bu tutkusunu yüreğinden kopan bir fırtına ile yazmıştır. Mevlana söylediği her şiiri arkadaşı, müsahibi Hüsamettin aracılığıyla kaleme aldırmıştır. Hüsamettin, Mevlana´nın şiirlerini büyük bir zevkle yazmış, bunu yazarken de büyük haz duymuştur. Mevlana okulunda yetişenler onun geleceğe ışık tutan fikirlerini her zaman korumuşlar, yazıya ğeçirilmesinde, kütüphanelerde saklanmasında büyük umar harcamışlardır. Mevlana okulu Selçuklu tarihinin canlı tutulması, Osmanlıdan Cumhuriyet´e aktarılmasına kadar her aşamada görev yapmıştır.

    Mevlana, katı Sünni kuralları uygulayan bir eren değildir. Mevlana, Şems´le tanışmasından sonra dilediği gibi yaşayan, dünya malında gözü olmayan, insanlara her zaman bir bakan,hoşgörünün de sürdürülmesini, insanlığa bulaştırılmasını savunan, bunu bizzat yaşamında örneklendiren bir yapısı vardır. Mevlana´da insanlar arasında ayırım yoktur. Hangi milletten, hangi dinden olursa olsun, önce insan olarak görülmelidir. Mevlana toprağını ve yurduna seven, sevdiren bir yapıdadır.

    Küçüklüğünde Sünni geleneklere göre yetiştirilen Mevlana, Şems´ ten sonra birden bire bu kültüre doksan derece çark ederek, bazı kurallara da karşı çıkmıştır. Onun felsefesi tasavvufun Batıni tarzına uygun ve o geleneklere göre biçimlenen bir felsefedir. Mevlana her zaman Hallaci Mansur´a büyük bir hayranlık duymuş, onun görüşlerine de uygun davranmayı ilke edinmiştir. Bu şiiri, onun görüşlerini özetlemeye yetmektedir.

    Enel hak kadehiyle içen sızdı

    Tanrılık şarabından

    Şişelerle, küplerle içtim ben sızmadım



    Ben hacetler kıblesiyim

    Gönül kıblesiyim ben

    Ben cuma mescidi değilim

    İnsanlık mescidiyim ben...

    Mevlana´nın eleştirilen yönü onun halktan uzak, sultanlarla ve beylerle sıkı ilişki içerisinde olduğu, hatta Moğol saldırısı sonrasında Moğollar´a yol gösterdiği, onlara yardımcı olduğu yönünde yazılan çizilenler çoktur. Ancak kesin kanıtlar olmadığı sürece bunları yersiz söylentiler olarak değerlendirmekteyiz. Bunca sözlerin, bunca eylemlerin, bunca meclislerin adamı, bu değerli düşünürün Moğollar´la işbirliği yapabileceği söylentisi mantıklı olmasa gerek. Ancak Mevlana, gerek Ahi Evren, gerekse Hacı Bektaş gibi kırsal kesim aydınıyla fazla ilişkili değildir. Kentli üst tabaka ile ilişkileri son derece yerindedir. Bunun yanlış bir yönü olduğu düşüncesinde değilim. 0 zamanın koşulları neydi? Mevlana´nın kentteki sosyal ilişkileri nasıldı? Gerçekten de halka ters gelen bir tarafı var mıydı? Bunu kanıtsız kesin olarak söylemek araştırmacıları yanlış. yoruma sürükler kanısındayım. Mevlana´nın halkla ilişkileri konusunda bir şeyler söylemek zor olur. Ancak fikirlerinden halka ters gelen bir durum görmek olası değildir. Bu nedenle de Mevlana´yı toplumun tümünü kucaklar bir düşün adamı olarak değerlendirmek yerindedir.

    Mevlana, Mesnevi´sini Türkçe yazmamış, yazışmalarını hep Farsça´yla yapmıştır. 0 günün kent koşulları onu gerektirdiğinden Mevlana´dan Türkçe yazıp, Türkçe konuşmasını beklemek belki doğru değildir. Elbette kendi halkının dilini konuşması, halkının dilinden yazması, o kültürü yayması beklenirdi. Ancak böyle bir beklenti sevenleritnin istediği bir gerçektir. Çağında yaşamış olan Yunus Emre, Türk dilinin öncülüğünü yaparken, Hacı Bektaş okulları Türkçe´yi ön plana alırken, Mevlana´nın Farsça konuşup, Farsça yazması Türk toplumunu hayal kırıklığına uğratmaktadır.

    Mevlana ‘nın yapıtlarının özü sevgi,ruh,evren,tanrı,insan,ölüm konularını içermektedir. Tanrıyı bulmanın en önemli yolunun aşk olduğunu işlemiştir. Bu aşk çok yönlüdür. İnsan aşkı, tanrı aşkı, doğa aşkı vb. İnsanı aşkların en yücesi olarak görmektedir. Çünkü insanı sevmenin yolunun hem bedeniyle, hem bilinciyle, hem düşüncesiyle olduğunu söylemektedir. Başkalarını, başka insanı seven bir kimse hem kendisini, hem de tanrıyı seviyor demektir.

    Mevlana´da dönerek yapılan raks tüm insanları bir aşkta birleştirmektir. Tüm evreni, tüm dünyayı, tüm insanlığı ve tanrıyı kucaklamaktadır. Raks dönerken Mevleviler de tıpkı Bektaşilerin semahlarında olduğu gibi ellerinin içinin birisini gökyüzüne, birisini yere doğru döndürürler. Bunun anlamı tanrı aşkını tüm dünyaya, gökyüzü ve yeryüzünü oluşturan evrene sunmaktır. Mevlevilikte de ruhlar tanrının bir fışkırmasıdır, ilk kaynağı olan tanrıya dönüş vardır ruhlarda.

    Mevlevilik ile Bektaşiliğin tapınsal eylemlerinde ve görüşlerinde ortak olan yönler çoktur. Hacı Bektaş Veli´nin “Hararet saçdadır başta değil” sözüne karşılık Mevlana benzer bir görüşü şöyle söylemiştir.

    “Ey Hacca gidenler, nereye böyle?

    Tez gelin çöllerden döne döne

    Aradığınız sevgili burada,

    Duvar bitişik komşunuz.

    Durun, gördünüzse suretsiz suretini onun

    Hacı da sizsiniz, Kabe de ev sahibi de”

    Bektaşiler´de kadına verilen değer Mevlana görüşlerinde de kendisini göstermektedir. Kanlarla ilgili şu sözleri söylemektedir. “Sizler kadının kapanmasını istemedikçe, herkeste onu görme isteğini kamçılamış olursunuz. Bir erkek gibi bir kadının da yüreği iyi ise, sen hangi yasağı uygulasan da o iyilik yoluna gidecektir. Yüreği kötüyse, ne yaparsan yap, onu hiç bir şekilde etkileyemezsin.”5

    Mevlana, Farsça okuyup, Farsça yazması yanında Rumca´yı da ana dili gibi konuşup yazmaktadır. Eflatun ve diğer Yunan filozoflarının yanında Rumca´dan okumuş ve çevirisini de yapmıştır.Dönemin bilim alanında Mevlana´nın bu doğrultuda büyük katkıları olmuştur.

    Mevlana kendi tekkesinden çeşitli ulusların öğrencilerine dersler vermekteydi. Bunlar arasında Türkler, Ermeniler, Araplar, İranlılar Rumlar vardı. Farklı milliyetlerden farklı insanları eğitilmesi öğünülecek bir durumdur. Mevlana´nın kentli olmasının ardındaki sır budur Mevlana´nın şiirlerinin bir bölümünü bu milleyetten öğrencileri derlemiştir. Mevlana, tekke dışıda zamanının bir bölümünü Sille´de bulunan Bilge Eflatun Manastırında geçirmektedir. Bu Manastıra çoğu kez gider, burasında ibaret yapar, dinlenir huzur bulurdu.

    Horasan´ın Belli kentinde 1207´de doğan Mevlana Konya´da 1273 yılında ölmüştür. Mevlana´nın bulunduğu Konya kenti hem Selçuklu devletinin başkenti, hem de bir medeniyet merkeziydi. Mevlana´nın türbesinin bulunduğu mekana sevenlerince büyükçe bir cami ve kapalı bir türbe yapıldı. Sonradan evlatları ve müsahipleri de bu alana gömüldü. Mevlana kendi insanlarının yanında dünya milletlerince de çok yi bilinmektedir. Tüm dünyadan insanlar akın akın gelerek bu büyük Mutasavvıf ‘ın türbesini ziyaret edip, 13. yüzyıl mantığını yerinde yaşamaktadırlar.

    HACI BEKTAŞ VİLAYETNAMESİ´NDEN

    Hacı Bektaş - Mevlana

    Bir gün Sara Ismail, Hünkar´ın huzuruna gelip el kavuşturdu. Hünk8r, şöyle dedi. “Saru Ismail, sizin için sucağız ılıttım, lutfedip gelseniz dedi. Hünkar, şimdi onun vakti değil dedi, tez Konya ‘ya, Molla Celaleddin ‘in huzuruna git, onlarda bir kitabımız var, onu al, gel.”

    Sara İsmail, hemen yola düştü, Konya´ya yaklaşınca gördü ki Molla Celaleddin, çıkageldi. Birbiriyle niyazlaşıp görüştüler. Sara İsmail, bir gün su ılıtmıştım, mübarek arkanızın kirceğinizini arıtsam dedim; şimdi onun vakti değil, Molla Celaleddin´e bir kitabımız var, Konya´ya git, onu al gel dedi, ben de yola düştüm, geldim mübarek yüzünüzü görüp şeref buldum dedi.

    Molla Celal, bu sözleri duyunca dedi ki: Hünkar Hacı Bektaş-ı VeIi katına, hergün yedi deniz, sekiz ırmak uğrar. Onların suya girmeye ne ihtiyaçları var ki böyle dedin erenler.

    Sara Ismail, bu sözü duyduktan sonra efendim dedi, kitabı verin de gideyim. Molla, kitaptan maksat, bu anlattığımız öğüttü dedi. Bunun üzerine Sara Ismail vedalaşıp geri döndü.

    Hacı Bektaş - Seyyid Mahmud-ı Hayranı

    Hacı Bektaş´ın ünü her yana yayılmıştı, her taraftan erenleri görmeye geliyorlardı. Akşehir´de bir er vardı, adına Seyyid Mahmüd-ı Hayrani derlerdi. Bu er, bir arslana bindi, bir yılanı da kamçı yaptı, üç yüz Mevlevi dervişiyle, Hünkar´ı. görmek için yola çıktı. Sulucakarahöyük´e yaklaşınca, bu hali Hünkar´a haber verdiler, Aliler sırtına yaklaştı dediler.

    Hünkür,o gelen kimse dedi, canlıya binmiş, gelmiş; biz cansıza binelim. “Kızılca Halvet” yakınında bir kızıl kaya vardı, bir dam duvarı kadar büyüktü. Hemen o kayanın üstüne bindi, ey kayacık dedi, Tanrının izniyle o gelen erenlerden yana yürü. Kaya, hemencecik kuş açar gibi gürleyip Aliler sırtına doğru yürümeye başladı. 0 kayanın, şimdiki halde başı, tıpkı bir kuşa benzer.

    Öte yandan Seyyid Mahmüd-ı Hayrani de Aslan üstünde, elinde yılan, gelirken bir de baktı ki Hünkar, cansız bir kayaya binmiş, yürütüp gelmede. Er nazarında küstahlık, edebsizlik etmişiz deyip aslandan indi, yılanı da elinden attı. Er nazarına küstahça gelmişiz dedi, Hünkar´a karşı vardı. Hünkar da kayaya dur dedi, kaya durdu. Seyyid Mahmut´la dervişler, Hünkar´ın eline ayağına düştüler. 0 Tekke kayanın dibinde oturdular. Tam bir hafta Konuk Defteri ettiler, yediler, içtiler, sema safa ettiler. Etraftan işiden muhipler, aşıklar da geldiler. Bir hafta sonra Seyyid Mahmüd-ı Hayranı, peymançeye durdu, izin istedi. Hünkar, Hayran´ım dedi, yürü, seni o bulunduğun yere saldık; orası, ekmeğin olsun. Seyyid Mahmüd-ı Hayrani, erenlerin safa - nazarını aldıktan sonra vedalaşıp Akşehir´e doğru yürüdü gitti.

    Aşağıdaki şiir Mevlana´ya ait olup,benzer şiirlere Mevlana´da sıkça rastlamaktadır.

    Yıkılmadıkça bu medreseler bu minareler

    Mutlu olmaz gönül dilinden anlayan

    İman küfür olmadıkça küfürde iman

    Olmaz bir Tanrı kulu gerçek Müslüman



    Varlık da odur yokluk da

    Kıvanç da ondan gelir acı da

    Görecek göz yok sende demek´

    Yoksa görürdün senin de o olduğunu



    Güzel değilsem de güzele taparım

    Şarap değilsem de şarapla sarhoşum

    Yalvaran yakaran değilsem ne çıkar

    Senin meyhanene serili postum



    Tanrısal sırların örneği sensin

    Tanrısal güzelliğin aynası sensin

    Senden başka nesne yok evrende

    Kendinden iste, aradığın da sensin



    Gülbahçesinde geziniyordum sevgilimle

    Birden takılmış gözlerin bir güle

    Sevgilim “utan biraz” dedi bana

    Yanağım yanında sen güle bakıyorsun*



    Mevlana

    · Bu şiir Türkiye Ansiklopedisi Konya bölümünden alınmıştır
     

Sayfayı Paylaş