EHLİ BEYT ve ON İKİ İMAMLAR

Konu, 'Alevilik Genel' kısmında k_binici52 tarafından paylaşıldı.

  1. k_binici52

    k_binici52 Daimi Üye

    Kayıt:
    28 Kasım 2006
    Mesajlar:
    95
    Beğenilen Mesajlar:
    2
    EHLİ BEYT
    EHLİ BEYT KİMDİR?(2)
    Ahir zaman Peygamberi, Hz. Muhammed Mustafa, hakka yürüyeceğini anlayınca 23 Şubat 632 tarihinde Gadirhum denilen bir alanda, rivayetlere göre 80 bini kişiyi aşkın bir topluluğa, Deve semerlerinden bir mimber oluşturarak bunun üstüne çıkıp tarihi Veda Hutbesini okudu. Hz. Muhammed Mustafa, ümmetine seslenerek 2 emanet tavsiye etti.
    1- Allahın kelamı Kuran-ı Kerim,
    2- Ehl-i Beyt´i.
    Hz. Muhammed şöyle dedi. “Kuran ve Ehl-i Beytime ipine sım sıkı sarılın. Kevser Havuzunda her iki emanet bir birinden ayrılmadan bana ulaşacaktır. Ehl-i Beyt´im, Nuh´un gemisi gibidir. Gemiye binenler kurtuldular, binmeyenler helak oldular”.
    (Ehl-i Beyt, Hz. Muhammed´in ailesi demektir ve 1- Hz. Muhammed, 2- İmam Ali, 3- Ana Fatma, 4- İmam Hasan ve 5- İmam Hüseyin olmak üzere toplam 5 kişidirler).
    Kur´an-ı Kerim düşünce, kanun ve değerler kaynağıdır... Kur´an, hayat programını düzenlemek ve hayat kanunlarını belirlemek üzere inen ilahî vahiy ve sözlerdir...
    Kur´an-ı Kerim´de, Ehl-i Beyt´den bahsedilirken iki üslup kullanılmıştır:
    1- Onlara özel bir unvan vererek onlardan bahsetmiştir. Tathir Ayeti´nde “Ehl-i Beyt” olarak, Meveddet Ayeti´nde de “Kurba ” (Peygamber´in yakınları) olarak onlardan söz edilmesini buna örnek olarak verebiliriz. Bu konuda birçok ayet nazil olmuş ve Sünnet-i Nebevî o ayetleri açıklamıştır; müfessirler ve raviler de, onları kendi hadis ve tefsir kitaplarında nakletmişlerdir.
    2- Onlarla ilgili olaylar ve vakıaları kaydetmiş, onların fazilet ve makamlarını anlatmış, onları övmüş ve ümmeti onlara yöneltmek istemiştir. Bu konularda birçok ayet inmiştir. Bu ayetlerin bazılarında, Mübahele Ayeti (Âl-i İmran, 61) ve İt´am Ayeti´nde (İnsan, 8) olduğu gibi, Ehl-i Beyt´den toplu olarak söz edilmiş, bazılarında ise Ehl-i Beyt´in bazı fertlerinden bahsedilmiştir. Örneğin; Maide Sûresi´nin 55. ayeti olan ve “Velâyet Ayeti” diye adlandırılan, “Sizin veliniz, yalnız Allah, O´nun Peygamberi ve iman eden, ibadet eden ve rükû halinde zekât verenlerdir.” ayetinde Hz. Ali´den bahsedilmektedir.
    Ehl-i Beyt Hakkında Nazil Olan Ayetler(4)
    1- Tathir Ayeti(5)
    “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt´ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister” (Ahzab: 33)
    Birçok tefsir ve Hadis kitaplarında bu ayet-i kerimedeki “Ehl-i Beyt”ten maksadın, Peygamber´in Ehl-i Beyti ve onların da, “Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” olduğu açıklanmıştır.
    Suyutî, ed-Dürr´ül-Mensur adlı tefsirinde, Taberanî´nin, Ümmü Seleme´den şöyle tarif ettiğini bildiriyor: “Peygamber, kızı Fatıma´ya şöyle buyurdu: “Kocanı ve çocuklarını benim yanıma getir.” O da gidip onları getirdiğinde, Peygamber, Fedek´ten getirilmiş olan abasını onların üzerine attı ve mübarek ellerini onların üzerine koyup şöyle buyurdu: “Allah´ım, bunlar Muhammed´in ailesi ve soyudur, kendi rahmet ve bereketlerini Muhammed´in ehli ve soyunun üzerine indir; nasıl ki İbrahim´in soyuna indirdin. Şüphesiz ki sen, övülensin, yücesin.”
    Ümmü Seleme: “Ben de abanın altına girmek ve onlara katılmak istedim ve bunun için abanın bir ucunu kaldırdım. Peygamber abayı benim elimden çekti ve abanın altına girmeme müsaade etmedi ve şöyle buyurdu: “Sen hayır ve saadet üzeresin”. Demektedir.
    Peygamber´in eşi Ümmü Seleme´den nakledilen diğer bir hadiste de şöyle geçer: “Peygamber, Ümmü Seleme´nin evinde bir yatakta yatmıştı ve üzerine de bir Hayber abası örtmüştü. O sırada Fatıma biraz yemek getirdi. Peygamber buyurdu: “(Ey Fatıma!) Kocanı ve çocukların Hasan ve Hüseyin´i benim yanıma çağır.” O da onları çağırdı. Yemeği yedikleri sırada Peygamber´e şu ayet nazil oldu:
    “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt´ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”
    Peygamber üzerindeki abanın fazlasını onların (Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin´in) üzerine örttü, daha sonra elini abadan çıkarıp göğe kaldırarak şöyle dua etti:
    “Allah´ım, bunlar benim Ehl-i Beytim ve bana ait olan kimselerdir; öyleyse her türlü pisliği ve kötülüğü onlardan gider ve onları tertemiz kıl.”
    Hz. Peygamber, bu sözü üç defa tekrarladı. Ümmü Seleme diyor: “Bende başımı o örtünün altına soktum ve dedim: “Ya Resulullah! Ben de sizinle miyim?” Peygamber iki defa buyurdu: “ Sen hayır ve saadet üzeresin.”
    Hz. Peygamber, devamlı olarak bu ayetin manasını ümmetine açıklıyor ve bu ayette açıklanan nur ve hidayetten ayrı düşmemeleri için sürekli olarak onların dikkatini bu ayete çekiyordu. Örnek olarak şu hadis-i şerifi zikredebiliriz:
    Hz. Muhammed buyuruyor ki:
    “Bu ayet (Tathir Ayeti) beş kişinin hakkında nazil olmuştur: Ben, Ali, Fatıma, Hasan, ve Hüseyin”. Bu ayetin tefsirinde, Ehl-i Beyt´den maksadın kimler olduğu hakkında Aişe´den şöyle bir rivayet eder.
    “Bir gün Peygamber üzerinde siyah yünden dokunmuş nakışlı bir kumaş olduğu halde dışarı çıktı. O sırada Hasan bin Ali geldi, Peygamber onu o kumaşın altına aldı; sonra Hüseyin geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı; sonra Fatıma geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı; daha sonra da Ali geldi, geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı ve şu ayeti okudu: “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt´ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.” (Ahzab: 33)
    Kur´an-ı Kerim, Ehl-i Beyt´den bahs ederken onların her türlü fenalıktan pâk ve temiz olduklarını belirtmektedir.
    Peygamber, sabahları Hz. Ali ve Hz. Fatıma´nın kapısına gelerek onları “ Ehl-i Beytim” diye çağırıyor, böylece onların şahsiyetini ümmetine tanıtıp anlatarak, dikkatleri onlara çekmek ve Ehl-i Beyt´e sevgi, itaat gösterilmesini amaçlıyordu.
    Sahabe´den Taberanî, Ebu´l-Hamra´dan şöyle rivayet ediyor: “Altı ay Peygamber´in, Ali ve Fatıma´nın kapısına gelip şöyle dediğine şahit oldum: “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt´ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.” (Ahzab: 33)
    Fahr-i Razî de bu Hadisi şöyle naklediyor:
    “ Resulullah, Hz. Ali ve Hz. Fatıma´nın evine gelip; “Ey Ehl-i Beyt! “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt´ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.” derdi.
    2- Meveddet Ayeti
    “(Ey Peygamber! Müslümanlara) De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma (Ehl-i Beytime ) sevgidir.” (ŞÃ»ra: 23)
    Hz. Peygamber, bu ayetten kimlerin kastedildiğini ve sevgileri ve itaatleri farz olanların kimler olduğunu Müslümanlara beyan etmiştir.
    İslam Hadis ve tarih yazarları bu ayetteki “Kurba” (Peygamber´in yakınları) kelimesinden maksadın, “Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin” olduğunu nakletmişlerdir.
    Dönemi yansıtan gelişmelere bakılırsa inanmayanlar kendi aralarında konuşurlarken “Acaba Muhammed, yaptıklarından dolayı karşılık olarak bir şey isteyecek mi? ” diye konuşurlar. O zaman; “De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma (Ehl-i Beytime) sevgidir.” (ŞÃ»ra: 23) ayeti nazil olur.”
    “Meveddet ayeti nazil olduğunuda “Ya Resulullah! Sevgi ve muhabbetleri bize farz olan yakınların kimlerdir?” diye sordular. Resulullah: “Onlar Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır.” Diye buyurdular.
    Hz. Peygamber, kızı Hz. Fatıma´yı çok seviyor ve şöyle buyuruyorlar:
    “Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; onu inciten, rahatsız eden beni incitip rahatsız etmiştir.”
    İslam kaynaklarına göre ve yaşanılan Aleviliğe yansımasına bakılırsa, Hz. Muhammed´in, Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin´i çok sevdiği görülmektedir.
    Ehli Beyte inanan, aradığı çoğu erdemi onlarda bulan ve dolayısı ile sonsuz sevgi duyan Peygamber´in ümmeti de onları sever ve yüreğinde hisseder. Kur´an-ı Kerim de buyurulur: “(Ey Peygamber! Müslümanlara) De ki: Eğer Allah´ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da siz sevsin.” (Âl-i İmran: 31)
    “... Ve ona (Peygamber´e) uyun ki doğru yolu bulmuş olasınız.” (A´raf: 158)
    “Onun (Peygamber´in) emrine aykırı hareket edenler, Allah´ın azabından sakınsınlar.” (Nur: 63)
    “(Ey Müslümanlar!) Andolsun ki, Allah´ın Resulü´nde sizin için uyulacak güzel bir örnek var. (O, sizin için en güzel örnektir) “. (Ahzab: 21)
    Hz. Peygamber´in, Hz Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin´i sevdiği ve onlara önem verdiği için, Müslümanların da Peygamberine uyarak onları sevmesinin, onlara önem vermesinin Allahın emir olduğu da böylelikle anlaşılır.
    Ehl-i Beyte dua edip salâvat göndermek, büyük bir makama sahip olan Ehl-i Beyt´i anmak ayrıca büyük bir ibadettir..
    İmam Şafiî bir şiirinde şöyle diyor:
    “Ey yolcu! Mina kumluğunda biraz dur; seher vakti hacılar Mina´ya akın yaptıklarında, büyük bir ırmak gibi coşup gittiklerinde, Hif´in sakinlerine ve ayaktakilere seslen; onlara de ki: Eğer Muhemmed´in Ehl-i Beyti´ni sevmek rafizilik ise (dini terketmkse), öyleyse bütün insanlar ve cinler tanık olsunlar, ben rafiziyim.”
    İbn-i Abbas adlı Sahabe´ninrivayet ettiği hadiste: “Meveddet Ayeti nazil olduğunda Müslümanlar Resulullah´a: “ Muhabbeti ve sevgisi bize farz olan akrabaların kimlerdir ya Resulullah?” diye sordular. Resulullah, “Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır .” diye buyurdular.”
    Hz. Peygamberin ümmetine: “Ben sizden peygamberlik ve Allah´ın ahkâmını tebliğ etme yolunda çektiğim zahmetler ve zorluklara karşılık Ehl-i Beytimi ve yakınlarımı sevmekten başka bir şey istemiyorum.” Hadisinin, gerçekte, ümmetin takip edeceği yolu öğrenmekte kime başvuracaklarını göstermektedir.
    3- Mübahele Ayeti
    “(Ey Peygamber!) Sana gelen bilgiden sonra, kim seninle bu hususta tartışacak olursa, de ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı , kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra Allah´ın lânetini yalancıların üzerine kılalım.” (Âl-i İmran: 61)
    İslâm tarihinde “Mübahele” olarak rivayet edilen çok önemli bir olaya göre: “Hıristiyan olan Necran kabilesinden bir heyet, Hz. Muhammed´in yanına gelip onun peygamberliği hakkında bahsedip delil isteyince, Allah bu ayeti göndererek Hz. Muhammed´e; Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin´i yanına alıp çöle çıkmasını, Hristiyanlara da kendi hanım ve çocuklarıyla birlikte çöle çıkmalarını, sonra da Allah´tan yalancıların üzerine lânet ve cezasını indirmesi için dua etmeleri emredilir.”
    Zemahşerî, Keşşaf adlı tefsirinde şöyle yazar:
    “Hz. Peygamber, Necran Hıristiyanlarını mübahele etmeye çağırdığı zaman dediler ki: “Müsaade edin, dönüp bu konuda biraz düşünelim. Kendi aralarında toplanıp konuştukları zaman, fikir sahipleri olan (Necran papazı) Akıb´e dönerek: “ Ey Mesih´in kulu! Senin görüşün nedir?” diye sordular. O da şöyle dedi: “Ey Hıristiyan Cemaati ! And olsun Allah´a ki, siz Muhammed´in Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ve O´ndan hak bir kitap getirmiş olduğunu biliyorsunuz. Allah´a andolsun ki, Peygamberi ile mübahele eden hiçbir ümmetin büyükleri diri kalmamış ve küçükleri de büyümemiştir. Eğer onunla mübahele ederseniz, gerçekten hepimiz helâk oluruz. Bununla beraber yine de kendi dininizin üzerinde kalmak isterseniz, bu şahısla (Muhammed´le) vedalaşın ve kendi diyarınıza dönün.”
    Bu arada Hz. Peygamber, Hz. Hüseyin´i kucağına almış, Hz. Hasan´ın elinden tutmuş, peşi sıra Hz. Fatıma ve onun peşi sıra da Hz. Ali olduğu halde geldi ve: “Ben dua ettiğim zaman siz de amin deyin.” diye buyurdular.
    Necran papazı bu manzarayı görünce, Hıristiyanlara dönerek şöyle dedi:
    “Ey Hıristiyan topluluğu! Ben öyle simalar görüyorum ki, Allah bir dağı onların hürmetine yerinden koparmak istese, koparır. Onlarla mübahele etmeyin. Eğer mübahele ederseniz, helâk olursunuz ve kıyamet gününe kadar yeryüzünde bir Hıristiyan kalmaz”. Bunun üzerine Hristiyanlar, Hz. Peygamber´e dediler ki: “Ey Ebe´l-Kasım! Biz seninle mübahele etmemeye karar verdik; sen kendi dininde kal, biz de kendi dinimizde.”
    Hz. Peygamber´ de şöyle buyurdu: “Eğer mübahele etmiyorsanız, öyleyse İslâm dinini kabul edin ve Müslüman olun ki, Müslümanların menfaat ve zararlarına ortak olasınız”. Hıristiyanlar bunu kabul etmeyince, Peygamber şöyle buyurdu:
    “Öyleyse sizinle savaşacağım.”
    Onlar şöyle dediler:
    “Bizim Arap milleti ile savaşmaya gücümüz yoktur. Fakat seninle bir anlaşma yapmaya hazırız. Eğer bizimle savaşmaz, bizi ko rkutmaz ve bizi kendi dinimizden döndürmezseniz, her yıl size iki bin tane elbise veririz. Bunların yarısını safer ayında ve yarısını da recep ayında veririz. Bundan başka, bir de demirden dokunan otuz adet zırh veririz”.
    Peygamber´de buna razı oldu ve daha sonra şöyle buyurdu:
    “Canım elinde olan Allah´a andolsun ki, Necran ehlinin helâk olma vakti gelip çatmıştı. Eğer onlar mübahele etmiş olsalardı, şüphesiz ki suret değişip maymun ve domuz olacaklardı ve bu sahra onlar için ateşten bir cehenneme dönecekti. Hatta ağaçların üstündeki kuşlar da dahil olmak üzere Necran ehlinin hepsi helâk olacaktı ve bir yıl bile geçmeden bütün Hıristiyanlar yok olup gideceklerdi.”
    Zemahşerî, bu olayı naklettikten sonra, Mübahele Ayetinin tefsiriyle ilgili olarak Ehl-i Beyt´in büyüklüğü hakkında Aişe´den rivayet ettiği bir hadis ile Ehl-i Beyt´in makamını açıklıyor:
    “Allah-u Teala bu ayette, onları ‘kendimiz´ diye tabir edilen kimseden de önce zikretmiştir ki, onların Allah katındaki özel makamlarını ve yakınlık derecelerini açıkça bildirsin. Bu ayet, ‘Ashab-ı Kisa´nın fazilet ve üstünlüğüne en büyük ve en güçlü bir delildir”.
    “Aynı zamanda bu olay, Hz. Resulullah´ın nübüvvetinin doğruluğuna da güzel bir delildir. Zira ister dost olsun, ister düşman, hiçbir şahıs, Hıristiyanların, Hz. Peygamber´in mübahele isteğini kabul ettiklerini nakletmemiştir.”
    İslam ile inanmayanların ordusunun karşı karşıya geldiği bu olayda sadece bunların öne çıkması, onların hidayet önderleri, ümmetin seçkinleri, ileri gelenleri ve ümmet içinde duları geri dönmeyen, sözleri yalanlanmayan en temiz ve en kutsal kişiler olduklarını göstermektedir.
    Fahr-i Razî, Tefsir-i Kebir adlı eserinde Zemahşerî´nin naklettiği rivayeti aynen nakletmiş ve söz konusu ayetin tefsirinde Zemahşerî´nin sözlerine katılarak şunu da eklemiştir: “Bil ki, bu hadisin doğru olduğuna tefsir ve hadis ehli ittifak ve icma etmişlerdir.”
    4- Salâvat (Salât) Ayeti
    “Şüphe yok ki Allah ve melekleri Peygamber´e salât (rahmet) ederler. Ey inananlar, siz de ona salât edin ve tam teslimiyetle ona selâm verin.” (Ahzap: 56)
    Kuranı Kerim, Ehl-i Beyt´in pak ve tertemiz olduğunu, açıklamıştır. Din Alimleri de Kur´an ayetleri ve Hadislerden faydalanarak Ehl-i Beyt´in kimler olduğunu isimleriyle belirlemiş, onların “ Hz. Muahmmed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin” olduklarını beyan atmişlerdir.
    Fahr-i Razî, Tefsir-i Kebir´inde adlı eserinde şu Hadisi naklediyor: “Hz. Peygamber´den: “Ya Resulallah! Sana ne şekilde salâvat getirelim?” diye soruldu. ‘Peygamber, “Bana şöyle salâvat getirin” buyurdu: “Allah´ım, Muhammed´e ve Muhammed´in Ehl-i Beyti´ne salât et, nasıl ki İbrahim´e ve İbrahim´in Ehl-i Beyt´ine salât ettin; Muhammed´e ve Muhammed´in Ehl-i Beyt´ine bereket ver, nasıl ki İbrahim´e ve İbrahim´in Ehl-i Beyt´ine bereket verdin. Şüphesiz, sen beğenilmişsin, yücesin.”
    Eğer. “Allah ve melekleri Peygamber´e salât ediyorlarsa, artık bizim salâvat getirmemize ne gerek var?” diye sorulursa, deriz ki: “Hz. Peygamber´e salâvat getirmek, onun salâvata ihtiyacı olduğu için değildir. Yoksa Allah´ın salâtından sonra meleklerin salâvatına da ihtiyacı kalmazdı. Salâvat, Peygamber´e karşı bizden taraf bir tazim ve saygıdır. Bu vesile ile sevap kazanabiliyoruz. İşte bunun içindir ki, Hz. Peygamber buyuruyor: “Kim bana bir defa salâvat getirirse, Allah da ona on defa salât eder.”
    Suyutî de, ed-Dürü´ül-Mensur adlı tefsirinde şöyle yazıyor:
    “Abdurrezzak, İbn-i Ebî Şeybe, Ahmed, Abd bin Hamid, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbn-i Mace ve İbn-i Merdeveyh, Ka´b bin Umre´den şöyle nakletmişlerdir: “Bir gün adamın biri, Hz. Peygamber´e: “Ya Resulallah! Sana selâm vermenin usulünü öğrendik, bize sana salâvat getirmenin şeklini de öğretir misin?” diye sordu. Hz. Peygamber buyurdular: “De ki: Allah´ım, Muhammed´e ve Muhammed´in Ehl-i Beyti´ne salât (rahmet) et, nasıl ki İbrahim´e ve İbrahim´in soyuna salât ettin. Gerçekten sen övgü ve izzet sahibisin.”
    Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
    “Cimri, benim ismim yanında anıldığı zaman, bana salâvat getirmeyen kimsedir.”
    5- İnsan (Dehr) Sûresi: 5-22)
    • 5. İyiler ise, kâfûr katılmış bir kadehten (cennet şarabı) içerler.
    • 6. (Bu,) Allah´ın has kullarının içtikleri ve akıttıkça akıttıkları bir pınardır.
    • 7. O kullar, şiddeti her yere yayılmış olan bir günden korkarak verdikleri sözü yerine getirirler.
    • 8. Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.
    • 9. “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.”
    • 10. “Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden korkarız” (derler).
    • 11. İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger; parlaklık, sevinç verir.
    • 12. Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve ipekleri lütfeder.
    • 13. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar; ne yakıcı sıcak görülür orada, ne de dondurucu soğuk.
    • 14. (Cennet ağaçlarının) gölgeleri, üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur.
    • 15. Yanlarında gümüşten kaplar ve billûr kupalar dolaştırılır.
    • 16. Gümüşten öyle kadehler ki onları istedikleri ölçüde tayin ve takdir etmişlerdir.
    • 17. Onlara orada bir kâseden içirilir ki (bu şarabın) karışımında zencefil vardır.
    • 18. (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebîl denir.
    • 19. O insanların etrafında öyle ölümsüz genç nedîmler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın.
    • 20. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün.
    •
    • Bu ayetlerde cennet ile müjdelenen Ehl-i Beyt´tir.
    Zemahşerî, bu ayetlerin tefsirinde şöyle diyor:
    “İbn-i Abbas nakletmiştir: “Bir gün Hasan ve Hüseyin hasta olmuşlardı. Hz. Peygamber ashaptan bir grup ile birlikte onları görmeye gittiler. Bu ziyaret esnasında: “Ey Ebe´l-Hasan, çocuklarının şifası için bir adak ada” buyurdular. Ali, Fatıma ve hizmetçileri Fizze, her üçü, “Hasan ve Hüseyin şifa bulurlarsa, üç gün oruç tutacağız.” diye nezrettiler. Hasan ve Hüseyin şifa buldular. Fakat o günlerde evlerinde yiyecek herhangi bir şey yoktu. Ali, Şem´un isimli bir Yahudiden üç sa´ miktarında arpa borç aldı. Hz. Fatıma onun bir sa´ını öğütüp kendi sayılarınca beş adet ekmek pişirdi. Onları iftar vakti yemek için önlerine koydukları sırada, bir dilenci kapının önünde durup şöyle seslendi: “ Selâm olsun size Ey Muhammed´in Ehl-i Beyt´i! Ben bir fakirim; bana yiyecek verin, Allah size cennet sofralarından yedirsin.” Bunun üzerine, hepsi fedakârlık edip ekmeklerini dilenciye verdiler ve kendileri suyla iftar edip o geceyi öylece sabahladılar. Ertesi gün yine oruç tuttular. Akşam vakti sofra başına oturup iftar edecekleri sırada, bu sefer bir yetim kapıya gelip yiyecek istedi. Onlar da ekmeklerini ona verdiler ve o gün de aç kaldılar. Üçüncü gün iftar vakti bir esir gelip yiyecek istedi. Onlar da iftarlıklarını ona verdiler. Ertesi gün Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin´ın ellerinden tutup Hz. Peygamber´in huzuruna geldiler. Hz. Peygamber, onları açlıktan titrer halde görünce şöyle buyurdu: “Sizi bu halde görmek bana çok ağır geliyor.” Daha sonra onlarla beraber Fatıma´ın evine geldiler. Hz. Peygamber kızı Fatıma´ı mihrabında açlıktan karnı vücuduna yapışmış ve gözleri çukurlaşmış bir halde gördü. Bu manzara, Peygamber´i çok üzdü. Bu sırada Cebrail nazil oldu ve: “Ey Muhammed! Allah böyle Ehl-i Beyt´ten dolayı seni müjdeliyor .” dedi ve İnsan Sûresini Peygamber´e okudu.”
    Bu ayetler, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için inmiş ve Cennetle müjdelenenler olduğunu İslam kaynakları ortaya koymakta, Hadislerle de aktarmaktadır.
    EHLİBEYT
    Anlam olarak Ehlibeyt Hz. Muhammed´in ailesi demek. Bu aile Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin´den oluşmaktadır.
    Alevi inancının temelini Ehlibeyt sevgisi ve bağlılığı oluşturuyor. Ehlibeyt´in kutsallığı ve masumluğu Kuran´da şöyle geçiyor:
    Ahzap suresi 33. Ayet
    "Ey Ehlibeyt, Tanrı sizi her türlü kirden arındırdı ve sizin tertemiz kalmanızı diler".
    Yine sevgili Peygamberin Ehlibeyt için söylediği hadisler var. İşte bu hadislerden bir kaçı:
    • Kuran ve Ehlibeyt ikizdir.
    • Ey halk, biliniz ki bende insanım. Allah´ın daveti bana yakında gelecektir. Bende onu kabul edeceğim. İşte ben size iki mühim ve en değerli emaneti miras bırakıyorum. Bunlardan birincisi Kuran, ikincisi benim Ehlibeyt´imi. Allah´ın huzurunda size Ehlibeyt´imi tavsiye ediyorum. Allah´ın huzurunda size Ehlibeyt´imi tavsiye ediyorum. Allah´ın huzurunda size ehlibeytimi tavsiye ediyorum.
    • Bana ve Ehlibeyt´ime Selatü selam getirmeyenin duası kabul olmaz.
    • Benim şefaatim, ümmetimden Ehlibeytimi sevenleredir.
    • Ehlibeytim Nuh un gemisine benzer, ona sarılan ebedi kurtuluşa erer. Kim binmezse helâk olur.
    • Ey insanlar, Allah´ı kendi nimeti ile sizi beslediği için seviniz. Beni de Allah´a olan muhabbetinizle seviniz. Ehlibeyt´imi de bana olan muhabbetle seviniz.
    • Her şeyin bir esası, bir temeli vardır. Dinin esası da Ehlibeytimdir ve onlara muhabbettir.
    • Ehlibeyt´ime eziyet eden, Allah´a eziyet eder.
    Bütün bu hadislerden anlaşılacağı üzere Hz. Peygamber ümmetine Ehlibeyti´ne uymayı emretmiştir. Ama maalesef ümmetinden bazıları dünya malına tamah gösterip Ehlibeyt´e her türlü düşmanlığı yaptılar. Hz. Hasan´ı zehirlediler, Hz. Hüseyin´i Kerbela´da şehit ettiler. Ama sevgili peygamber olacakları görmüş ve ümmetine şöyle seslenmiştir:
    "Yahudiler 71 fırkaya bölündüler, Hıristiyanlar 72 fırkaya bölündüler, sizlerse (Müslümanlar) 73 fırkaya bölüneceksiniz. Ama bu 73 fırkanın içinde sadece bir tanesi doğru yolu bulacaktır. O da benim Ehlibeyt´ime uyanlar olacaktır."
    Fazla söze gerek yok. Her şey ortada. Ehlibeyt´e muhabbet ve bağlılık ibadettir.

    ON İKİ İMAMLAR
    Aleviler, Hz. Muhammed´in hakka yürümesinden sonra Müslümanlara önderlik etmesi gereken kişilerin Ehlibeyt soyundan olmaları gerektiğine inanırlar. Buna kaynak olarak ta Kuran-ı Kerim´in Azhap Suresi 33. Ayeti gösterirler. Bu Ayet şöyle: “Ey Ehlibeyt Allah sizden her türlü pisliği, suçu gidermek ve sizi tertemiz bir hale getirmek diler.” Bu Ayetin anlamı, Ehlibeytin doğuştan arı olduğu bu anlamda da imamlığın Ehlibeytin soyundan gelen kişilerin hakkı olduğudur. Bilindiği gibi Ehlibeyt, Peygamberin ailesidir, soyudur. Peygamberin soyu da, yani Ehlibeyt Hz. Ali kanalıyla devam etmektedir. Dolayısıyla önderlik (halifelik) Hz. Ali ve çocuklarının hakkıydı. Ama maalesef bırakın Ehlibeytin imamlığını, ortada müthiş bir Ehlibeyt düşmanlığı vardı. Bu düşmanlık aslında biçimde Ehlibeyteydi. Bu düşmanlığın asıl hedefi İslamdı. Çünkü bu düşmanlığı geliştirenler Cahilliye döneminin azılı putperestleriydiler. Bu düşmanlığın sonuçları günümüze kadar da devam etmektedir. Bu düşmanlık öyle bir hal aldı ki, başta Hz. Ali olmak üzere bütün soyu büyük zulümler gördü. Ve on ikinci İmam Mehdi´nin dışında diğerleri genellikle zehirlenerek şehit edildiler. Hiç biri vadesiyle hakka yürümemiştir.
    On iki İmamların Alevilikte çok büyük bir anlamı vardır ve Aleviler ibadetlerinde her zaman on iki İmamlara bağlılıklarını dile getirip onları anarlar. Kısaca belirtmek gerekirse; on iki İmamlar –bir bütün olarak- Aleviliğin temel yapı taşlarındadır. Bunlara ek olarak Aleviler on ikinci İmam Mehdi´nin bir gün gelip kendilerini kurtaracağına inanırlar.
    On iki İmamların isimleri:
    1. Hz.Ali
    2. İmam Hasan
    3. İmam Hüseyin
    4. Zeynel Abidin
    5. Muhammed Bakır
    6. Caf er Sadık
    7. Musai Kazım
    8. Ali Rıza
    9. Muhammed Taki
    10. Ali Naki
    11. Hasan Askeri
    12. Muhammed Mehdi
    İMAM HASAN
    İkinci imam olan İmam Hasan, 624 yılında Medine´de doğdu. İmam Hasan´ı ve İmam Hüseyin´i Hz. Peygamber çok severdi. Onlar için bir çok hadis söylemiştir. Ne acıdır ki, Hz. Peygamberin bu sevgili torunlarının başlarına gelmedik kalmadı. Hz. Muhammed´e içten içe duyulan öfke onun hakka yürümesinden sonra onun Ehlibeytine yöneldi. İmam Hasan da bu münafıkların, eskinin putperest bezirganlarının düşmanlığını kazandı. Bu düşmanlığın sonunda da eşi Cude eliyle trajik bir şekilde şehit edildi (670 yılında).
    İmam Hasan´ı şehadete götüren süreç daha Hz. Peygamber hayattayken başlamıştı. Bilindiği üzere İslamiyet, Hz. Muhammed´in ve Hz. Ali´nin soylu mücadeleleri sonucu kendisini topluma kabûl ettirmişti. Hz. Peygamberin adaleti, doğruyu temsil etmesi, Hak kelamını, gerçeği dile getirmesi ile bir çok boş inanç yıkılıyordu. Putperestlerin çoğuda çıkarları gereği müslüman oluyorlardı. Ama bunların müslümanlıkları sözde idi. Kalplerinde eski putperestlikleri devam ediyordu. Hz. Peygamber bunun bilincindeydi. Bunların sonunda doğruyu göreceklerine inanıyordu. Ama bu putperestler doğruyu görmek şurda kalsın, Hz. Peygamberin vefatından sonra kendi eski cahiliye döneminde kalma gereklerini dayatıyorlardı. Bunu İslamiyet adına dayatıyorlardı. Başta Hz. Ali olmak üzere Ehlibeyt ve çevresi bunları görüyor ve bu olumsuzluklara karşı mücadele ediyorlardı. Bu putperestlerin gözü öylesine kararmıştı ki; Ehlibeyt´e yapılan onca haksızlık ve zulüm yetmemiş, sıra onları yok etmeye gelmişti. Bunun sonucunda Hz. Ali şehit ediliyordu. Hz. Ali´nin şehadetinden sonra Ehlibeyt taraftarları İmam Hasan etrafında birleşiyorlardı. Bu durum Muaviye lânetlisinin hoşuna gitmiyordu. Burada bu Muaviye denilen melûnun aslını anlatmak gerek. Muaviye Mekke zenginlerinden Ebu Süfyan´ın oğludur. Bu Ebu Süfyan ki, Hz. Peygambere karşı en çok savaşan kişilerden biridir. Hz. Muhammed´in kazandığını gördüğü anda da hemen tövbe edip, müslüman olmuştu. Şimdi inançlı her insana sormak gerekir. Ebu Süfyan mı daha çok hakkı temsil ediyor yoksa Hz. Ali mi? Muaviye mi doğruyu temsil ediyor yoksa İmam Hasan mi? Asırlardır insanlar bu gerçeği dile getirimekten korkuyorlar. Korktukları için de haksızlık bir türlü giderilmiyor. Bizim inancımız odur ki, eninde sonunda insanlık gerçeği görecek.
    İşte böylesi koşulların ortasında, İmam Hasan, bilincinde olduğu ağır sorumluluğunun gereğini yerine getiriyor, insanları aydınlatmaya devam ediyordu. Gününü, dünya malına tamah göstermez, kendi nefsini terbiye ve eğitimle geçiren İmam Hasan´ın varlığı Muaviye için tehlikeydi. İmam Hasan insanlığa Hak yolunu göstermek/öğretmek ile meşgulken, Muaviye onu ortadan kaldırmanın planlarını yapıyordu. Muaviye öylesine sinsi, kurnazdı ki; İmam Hasan´ı kendi eşi eliyle öldürtmeyi başardı. Muaviye´nin sadık hizmetkârlarından Mervan, bu planın uygulayıcısıydı. Mervan, İmam Hasan´ın eşi Cude´yi çeşitli vaatler vererek - ki bunlar arasında onu Muaviye´nin sarayına gelin edeceğini - yani yeride – söylüyordu.- Bunun sonucunda Cude haini İmam Hasan´ın yemeğine zehir koymak suretiyle onu şehit etti. İmam Hasan gibi bir şahsiyetin, böylesi bir ihanetin sonucu şehit edilmesinin takdiri ilahiden başka manası olamaz. Çünkü İmam Hasan, dedesi Hz. Muhammed´in, babası Hz. Ali´nin ve annesi Hz. Fatma´nın bir çok özelliğini taşıyordu. Böylesine güzel bir kişilik, masum bir insan katlediliyordu. Cude´nin başına gelenlerde ders vericidir. Rivayet edilir ki, Muaviye Cude için şöyle demiştir: "kendi eşini, İmam Hasan gibi munis bir adamı öldüren birisinin bize gereği yok." Bunun sonucunda Cude, Mervan tarafından boğularak öldürülüyordu
    MUHAMMED BAKIR

    Beşinci imam olan İmam Muhammed Bakır, 676 yılında doğdu. 733 yılında ise şehit edildi. Beşinci imam Muhammed Bakır, dördüncü imam Zeynel Abidin´in oğludur. İmam Muhammed Bakır, yaşamı boyunca atalarının soylu yolunu onurlu bir şekilde devam ettirdi. Ecdadına karşı işlenen zulümler kendi döneminde de devam etti. Nihayetinde o saygıdeğer imam, bütün zorluklara göğüs gererek doğru bildiği yoldan dönmedi ve bu yol uğruna şehit edildi.
    Beşinci imam Muhammed Bakır, Emevi devleti´nin zulümlerinin doruğa ulaştığı bir zamanda yaşadı. Ömrünün bir kısmını bu zalimlerin zindanlarında geçirdi. İmam Muhammed Bakır diğer imamlar gibi, yüzlerce kişiyi eğitmiş, onlara doğru yolu göstermiş, ilim, irfan öğretmiştir. Bunlar arasında Ehli sünnetin önder kabul ettiği şahsiyetlerde vardır. Bunların en bilineni Azam Ebu Hanife´dir.

    Beşinci imam Muhammed Bakır, bilgelikte çağının en üstünüydü. Zaten Bakır adı da bilimde, bilgide en derinleşen, yoğunlaşan bilgiyi kavrayan manasındadır. İşte bu insanlığa yol gösteren bilgilerden bir küçük örnek:
    "Rızkın gerileyince bil ki kusurundadır."
    "Bir kimsenin kalbine kibirlik girerse, illa aklında az veya çok eksiklik var demektir."
    Oğlu altıncı imam Caferi Sadık´a şöyle nasihat etmiştir:
    "Hiç bir hayrı, doğruyu küçümseme."
    "Hiç bir günahı küçümseme."
    "Allah evliyasını da insanlar içinde gizlemiştir. Hiç bir insanı küçümseme, hor görme. Belki o küçümsediğin kul, hakkın velisi olabilir."
    "Dünyayı gözünde küçük gören, benim gözümde büyük görünür."
    " Allah´a en sevimli gelen şey, dua edilerek kendisinden bir şeyin istenilmesidir."
    "İster rahatta, ister sıkıntıda olsun her daim Allah´ı zikretmeli."
    "İlmi ilim sahibinden öğreniniz. Alimler size ilim öğrettiği gibi, siz de diğer insanlara öğretiniz."
    "Kendisinde mevcut olan bir kusuru başkasında arayan ve kendi işlemekte olduğu ayıbı başkasına yapmasını söyleyen kimse ne kadar hatalıdır."
    "Dünya uykuda gördüğün rüyaya benzer. uyandığın vakit hiç bir şey kalmamıştır."

    İMAM ALİ RIZA
    Sekizinci imam Ali Rıza 770 yılında doğmuştur. 818 yılında diğer imamların yolunda olduğu için, toplumun yanlışa küfre sapmasını engellediği için, haksızlıklara karşı olduğu için şehit edilmiştir. Sekizinci imam Ali Rıza ecdadlarının aydınlık yolunu insanlığa sunmak için çalıştı yaşamı boyunca. İmam Ali Rıza diğer imamların bıraktığı yerden göreve devam etti.

    Sekizinci imam Ali Rıza Abbasi döneminde yaşadı. Abbasi halifesi Harun Reşid kendisinden sonra devlet yönetimini iki oğlu arasında paylaştırdı. Bu oğullardan Memun Ehlibeyt yanlısıydı. İmam Ali Rıza´yı hilafete veliaht atadı. Bu durum Abbasi ileri gelenleri tarafından isyana sebep oldu. Memun İmam Ali Rıza´yı yanına alarak isyanı bastırmak için yola koyuldu. Bu yolculuk sırasında İmam Ali Rıza yediği yiyeceklere zehir konulması sebebiyle şehit düştü. Memun´un buradaki rolü daha günümüzde bile tam olarak anlaşılamamıştır. Ama anlaşılan bir şey var. O da; kutsal imamların zalimlerin, sapmışların, küfür sahiplerinin karşısında olduklarıdır. Sevgili imamlar karanlığa karşı ışığı, zalimliğe karşı adaleti, yanlışa karşı dogruyu, saplantılara karşı hakikati temsil ediyorlardı. Bu durum zalimlerin, saltanat sahiplerinin, haksızların tahammül etmeyecekleri bir durumdu.

    Aradan ne kadar zaman geçmiş olursa olsun On İki İmamların insanlığa yol göstericiliği devam ediyor. Zatan On İki İmamların zaman ve mekân sorunu yok. Onlar her daim, her yerde hazır ve nazırdırlar. Gerçeği görüp anlamak için bakmak yeter. Kalplerinde, ruhlarında kini, kibri, bencilliği atamayanlar, kendilerini fani dünyanın geçici zevkleri ile kandıranlar, tarihi kendi yaşamları ile başlatıp, kendi yaşam süreleri ile hesaplayanlar içinse bakmak yetmez. Her halûkârda On İki İmamlar, insanları doğruya davet etmeyi günümüzde de sürdürüyorlar.

    "Herkesin dostu aklıdır. Cehalet de düşmanıdır."
    . Mü´min, kendisinde üç haslet olmadıkça mü´min olmaz: Rabbinden bir hikmet, Peygamber´inden bir hikmet ve imamından bir hikmet. Rabbinden olan hikmet, sırrı gizlemektir. Peygamber´inden olan hikmet, halkla iyi geçinmektir. İmamından olan hikmet de sıkıntı ve zorluklarda sabırlı olmaktır.
    2. Nimet sahibi olan kimse, ailesine huzurlu bir geçim sağlamalıdır.
    3. Peygamberlerin sıfatlarından biri de temizliktir.
    4. Susmak, hikmet kapılarından bir kapıdır. Boş yere konuşmamak, muhabbet kazandırdığı gibi her hayrın da kılavuzudur.
    5. Boş işler, boş sözleri gerektirir.
    6. Büyük kardeş baba yerindedir.
    7. Adil insan, sahip olduklarından gaflete düşmeyen kimsedir.
    8. Sözünü ettiğin kimse hazırsa künyesini, hazır değilse ismini zikret.
    9. Herkesin dostu onun aklıdır; düşmanı ise cehaletidir.
    10. İnsanlara muhabbet beslemek aklın yarısıdır.
    11. Allah dedikoduyu, malı zayi etmeyi ve her şey için insanlara ağız açmayı sevmez.
    12. Müslümanda on haslet olmadıkça aklı kemale ermez: "İyiliği umulmalı, kötülüğünden emin olunmalı, başkalarının az iyiliğini çok görmeli, kendisinin çok hayrını az saymalı, ihtiyacı olanların müracaatından bıkmamalı, ömür boyu ilim talep etmekten yorulmamalı, Allah yolunda fakir olmayı zengin olmaya tercih etmeli, Allah yolunda aşağı olmayı düşmanların içerisinde aziz olmaktan üstün bilmeli, tanınmamayı meşhur olmaya üstün tutmalı, onuncusu ve en önemlisi olan ise ilk karşılaştığı herkesi kendisinden daha iyi ve daha takvalı bilmesidir.
    13. İnsanlar iki kısımdır: Kendisinden daha iyi ve takvalı olan; ve kendisinden daha kötü ve daha aşağı olan. (Nazarında) Kendisinden daha kötü ve daha aşağı olan biriyle karşılaştığında şöyle demelidir: "Belki onun iyiliği gizlidedir ve bu onun yararınadır. Benim iyiliğim ise açıktadır; bu da benim zararımadır." Ama kendisinden daha hayırlı ve daha takvalı birini gördüğünde de, ona ulaşmak için karşısında tevazu etmelidir. Bunu yaparsa makamı yücelir, iyilikleri temiz olur, ismi iyi anılır ve zamanının efendisi olur.
    14. Bir adam, "Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter." ayetinin manası için İmam : "Tevekkülün dereceleri vardır. Bir derecesi; bütün işlerinde O'na güvenmen, O´nun tüm işlerine razı olman, hiçbir hayır ve hiçbir hususta senin hakkında kusur (haksızlık) etmediğini ve hükmün de O'nun elinde olduğunu bilmendir. Öyleyse O´na tevekkül et ve işleri O'na bırak. Diğer bir derecesi de; ilminin kuşatmadığı gayb-ı ilahi'ye iman etmendir; o gaybın ilmini Allah'a ve O'nun eminlerine bırakman, gayb ve gayb olmayan her şeyde Allah'a güvenmendir."
    15. Bencilliğin dereceleri vardır: Bazen bencillik insanın kötü amelini onun için süsler, insan onu iyi görür, ondan hoşlanır ve iyi bir iş yaptığını zanneder. Bazen de insan Rabbine iman eder ve bununla Allah'a minnette bulunur. Oysa imanı için de Allah'a minnet borçludur.
    16. Kulların en seçkini, en iyisi, iyi iş yaptığında hoşnut olan, kötü iş yaptığında mağfiret dileyen, kendisine bir nimet verildiğinde şükreden, sıkıntıya düştüğünde sabreden ve sinirlendiğinde de affeden kimsedir.
    17. Tevekkül, Allah´tan başka hiçbir kimseden korkmamaktır.
    18. Evlenirken yemek vermek sevaptır.
    19. İmanın dört hükmü vardır: Allah'a tevekkül etmek, Allah'ın kazasına rıza göstermek, Allah'ın emrine teslim olmak ve işleri Allah'a bırakmak.
    20. Bir yudum suyla bile olsa sıla-ı rahimde bulun. En iyi sıla-i rahim, akrabaya eziyet etmemektir. Allah Teâla kitabında buyurmuştur: "Sadakalarınızı minnet ve eziyet ederek batıl etmeyin." (103)
    21. Ailesini geçindirmek için rızık peşinde olan kimsenin mükâfatı, Allah yolunda cihat eden kimsenin mükâfatından daha fazladır.
    22. Asaletinde güvenilirlik, tabiatında kerem, ahlakında sebat, nefsinde şeref ve kalbinde Allah korkusu bulunmayan kimseden, dünya ve ahiret işlerinden hiçbiri için hayır bekleme.
    23. Karşı karşıya gelen iki gruptan, ancak affı çok olan grup Allahtan yardım görür.
    24. Cömert, yemeğini yesinler diye halkın yemeğini yer. Ama cimri, yemeğini yemesinler diye halkın yemeğini yemez.
    25. Biz tıpkı Resulullah gibi verdiği sözü yerine getirmeyi kendisi için borç bilen bir Ehl-i Beytiz.
    26. Güçsüze yardım etmek en iyi sadakadır.
    27. İmam Rıza´ya, Halife Me'mun´un meclisinde sordular. ´´ Gece ve gündüzden hangisi daha önce yaratıldı? İmam ´´Cevabı Allah'ın kitabından mı vereyim, yoksa senin bildiğin muhasebe yoluyla mı?" İlk önce muhasebe yoluyla verin dediler." dedi. Bunun üzerine İmam "Siz dünyanın Tali'inin (104) yengeç olduğunu ve yıldızların da en yüksek derecede olduğunu söylemiyor musunuz?", Evet, söylüyoruz dediler. İmam "Buna göre, Zühal (Saturn gezegeni), Terazi burcunda, Müşteri (Jupiter) Yengeç´te, Merih Oğlak´ta, Venüs Balık´ta, Ay Boğa´da, Güneş de göğün ortasında olup Koç burcunda olduğunda, o zaman ancak gündüz olur." Evet, öyledir, Şimdi de Allah´ın Kitabından cevap verin" dediler. İmam şu ayeti okudu "Ne Güneş´in, Ay´a erişip yetişmesi yaraşır, ne de gece gündüzden öne geçer." Yani gündüz geceden öncedir. (104)
    28. Akıl Allah´ın bir armağanıdır. Edep zahmetle elde edilir; zahmetine katlanan onu elde eder. Ama zahmet ve zorluğa katlanarak akıl elde etmeye çalışan, ancak cehaletini artırır.
    29. Zayıf kişi, güçlü kişinin elini öpmemelidir. Çünkü bu ona tapmak gibidir
    30. Anne ağzından, kız kardeş yanağından, İmam da iki gözü arasından öpülür.
    31. Allah'ın dostlarını ve dostlarının dostlarını sevmek, Allah´ın düşmanlarından nefret etmek, onlardan ve önderlerinden beraat etmek dinî vazifelerdendir.
    32. Anne ve babaya iyilik etmelisin. Müşrik iseler, onlara itaat etmeyerek, dünyada onlarla iyi geçineceksin. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: "Bana ve anne- babana şükret; dönüş yalnız banadır. Onlar anne ve baba, hakkında bilgin olmayan şeyi bana şirk koşman için çalışırlarsa, onlara itaat etme." (106) Hz. Ali buyurmuştur: "Onlar (Ehl-i Kitap), alim ve rahipler için ne oruç tutuyor, ne de zikir ediyorlardı; sadece Allah'a karşı masiyet etmelerini emrettikleri zaman, onlara itaat ediyorlardı." (107) Resulullah şöyle buyurdular: "Kim Allah'a itaatin dışında bir mahluka itaat ederse kâfir olmuş, Allah'tan başkasını ilah edinmiştir."
    33. Allah bağışlar, zulmetmez. Kullara zulmedeceğini ve onları saptıracağını bildiği kimseye, itaat etmeyi farz kılmaz. Kâfir olacağını ve Allah´ı bırakıp şeytana ibadet edeceğini bildiği kulları da peygamberliğe seçmez. İslam, imandan başkadır. Her mü´min müslümandır, ama her müslüman mü´min değildir.

    Imam Hasan Askeri
    On birinci imam Hasan Askeri 846 yılında doğmuştur. 874 yılında ise şehit edilmiştir. İmam Hasan Askeri, yaşamı boyunca diğer imamların yolunda gitti. Ve bu yolda şehit edildi. O da diğer imamlar ve Ehlibeyt önderleri gibi işkence, zulüm ve baskı gördü.
    Daha önce on ikinci imam Mehdi´nin doğacağı hadisler ile söylenmişti. Bu sebepten dolayı Abbasi yönetimi İmam Hasan Askeri´yi sürekli baskı altında tuttu. O sevgili imamı, yıllarca zindanlarda tuttu. Bütün bunlar kâfi gelmeyince de onu zehirleterek şehit ettiler. On birinci imam Hasan Askeri şöyle sesleniyor insanlığa:
    “Dikkat eyle şimdi. Belki şeytan öbür iman kardeşlerinden senin yüce, daha üstün olduğuna dair kalbine bir şüphe salabilir. Kendini daha üstün saydığın kişi, eğer senden daha yaşlı ise onun daha uzun ömürlü olması nedeniyle, geçen zaman boşluğunda senden fazla hayırlı işler yapmış olacağını düşün. Yok eğer senden küçükse, bende ondan daha çok suç işlemişimdir, ondan fazla isyan etmişimdir. O halde, o benden çok daha iyi. O kişi seninle yaşıtsa, ben işlediğim suçları biliyorum ama onun suçlu olmadığına şüphem var. Nasıl olurda şüpheyi doğrudan daha üstün tutarım diye düşün”.
    Bu sözler yüzlerce ciltte anlatılacak şeyleri üç beş satır ile insanın beynine silinmeyecek şekilde işliyor. Bunu Ehlibeyt dışında daha kim başarır?
    On birinci imam Hasan Askeri şöyle devam ediyor öğütlerine:
    “Sana öğüt verir gibi görünse de, cahilin sohbetinden uzak dur. Sana düşmanca davransa bile, akıllı adama ters düşmemeye çalış. Çünkü cahil, sana iyilik edeyim derken kötülük yapar.
    Akıllı düşmana gelince, onun insanlık duygusu, bazen düşmanlığın önünü alabilir. İnsanlara düşmanlık etmekten uzak dur. Çünkü, ne yumuşak huylu insanların hilesinden, ne de alçak kişilerin ihanetinden hiç bir zaman emin olamazsın.”.
    1. Münakaşa etme; yoksa değerin yok olur. Şaka yapma; yoksa başkaları sana karşı cür´et kazanır (heybetin sarsılır).
    2. Kim mecliste makamından aşağı bir yerde oturmaya razı olursa, yerinden kalkıncaya kadar Allah ve melekleri ona salat ederler.
    3. Affedilmeyecek günahlardan biri de, kişinin “Keşke, sadece bu günahımdan sorguya çekilsem” (yani, bu günah önemli değil) demesidir. Daha sonra şöyle buyurdular: İnsanlar arasında şirk, karıncanın karanlık gecede siyah bir deri üzerindeki ayak izinden daha gizlidir.
    4. Bismillahirrahmanirrahim, Allah´ın ism-i a´zam´ına, gözün siyahının beyazına olan yakınlığından daha yakındır.
    5. İyilerin, iyileri sevmesi, iyiler için sevaptır. Kötülerin, iyileri sevmesi ise, iyiler için bir üstünlüktür. Kötülerin iyilere düşmanlığı, iyiler için bir ziynettir. İyilerin kötülere düşmanlığı ise, kötüler için bir aşağılanmadır.
    6. Yanından geçtiğin herkese selam vermen ve mecliste makamından aşağıda oturman tevazudandır.
    7. Musibetlerden biri de, gördüğü iyiliği gizleyen ve kötülüğü açığa vuran komşudur.
    8. İbadet, çok oruç tutmak ve çok zikir etmek değildir; ibadet, Allah´ın yarattıklarının hikmetini çok düşünmektir.
    9. İki yüzlü ve iki dilli olan kul ne de kötü kuldur; yüzüne karşı kardeşini över, arkasında ise dedikodu eder. Kardeşine bir nimet ulaşırsa onu kıskanır, bir belaya uğrarsa onu yalnız bırakır.
    10. Öfke, her kötülüğün anahtarıdır.
    11. En huzursuz insanlar, kin güden kimselerdir.
    12. İnsanların en takvalısı, şüpheli olan işlere teşebbüs etmeyen kimsedir. İnsanların en abidi, farzları eda eden kimsedir. İnsanların en zahidi, haramları terkeden kimsedir. İnsanların en çok çaba göstereni, günahları terkeden kimsedir.
    13. Şüphesiz, siz kısalan bir süre ve sayılı günler içerisinde yer almışsınız; ölümse ansızın gelir. Hayır eken, saadet biçer. Kötülük eken de pişmanlık biçer. Her ekici, ektiğine ulaşır. Ağır davranan, nasibinden mahrum kalmadığı gibi, haris de nasibinden fazlasını elde edemez. Kime hayır verilirse, o hayrı Allah bağışlamıştır. Kim de şerden korunursa onu da Allah korumuştur.
    14. Mü´min mümine bereket, kafire ise hüccettir.
    15. Ahmağın kalbi ağzındadır; hikmet sahibi olan kimsenin ağzıysa kalbindedir.
    16. Garantilenmiş rızık, seni farz bir işten alıkoymasın.
    17. Abdestli olduğunda haddini aşan, abdestini bozan kimse gibidir.
    18. Hakkı terkeden her güçlü, zelil olur; hakka sarılan her zelil de, izzet kazanır.
    19. Cahil ile dost olan ıstırap çeker.
    20. İki hasletten üstün bir şey yoktur: Allah´a iman etmek ve kardeşlere faydalı olmak.
    21. Evladın küçüklükte babaya karşı saygısızlığı, büyüdüğünde ona karşı gelmesine sebep olur.
    22. Mahzun bir şahsın yanında, sevinçli olduğunu göstermek edepsizlik sayılır.
    23. Hayattan daha iyisi, kaybettiğinde hayata nefret ettiğin şeydir. Ölümden daha kötüsü ise, başına geldiğinde ölümü arzuladığın şeydir.
    24. Cahile nefsinin isteklerine karşı durmasını sağlamak ve bir şeye alışkan olanı alışkanlığından vazgeçirmek, mucize gibi bir iştir.
    25. Tevazu, kıskanılmayan bir nimettir.
    26. Bir kimseyi zahmete sokacak bir şeyle ona ikramda bulunma.
    27. Kardeşine gizlide öğüt veren onu süslemiş, halkın önünde öğüt veren de onu kötülemiştir.
    28. Allah´ın nimetiyle kuşatılmayan hiç bir bela yoktur.
    29. Müminin, kendisini alçaltacak şeye ilgi göstermesi ne de kötüdür.
    30. Tevfik veren Allah´tır, O bize yeterlidir ve O, ne güzel sahiptir.
    31. İmamet konusunda delil isteyen bir kişiye “ Kim nişane ve açık bir delil isterse, istediği şey ona verilir. Daha sonra nişane ve delil istediği İmamdan yüz çevirirse, ona iki kat azap edilir. Kim sabrederse Allah tarafından te´yid edilir. İnsanlar, gönderilen semavi kitapların yolunu seçmek üzere yaratılmışlardır. Allah´tan doğruluğu niyaz ediyoruz. Sonuç, ya Hakka teslim olmaktır veya helak olmaktır.”
    32. Allah, akıllı kimseleri muhatap almaktadır. İnsanlar benim hakkımda birkaç gruba ayrılmışlardır. Bir grup kurtuluş yolu üzere olan gerçeği bulan, hakka sarılan, aslın dalına tutunan şek ve şüphe etmeyen, benden başka sığınılacak bir önder tanımayan kimselerdir. Bir diğer grup ise, Hakk ehlinden olmayan kimselerdir. Bunlar deniz yolcusu gibidirler ki, deniz dalgalandığında sarsılır, sakinleştiğinde de sakinleşirler. Diğer bir grup da, Şeytan´ın kendilerine galip olduğu kimselerdir. Bunların işleri de kıskançlıklarından dolayı hak ehline itiraz edip karşı çıkmaktır. Öyleyse sen sağa-sola yönelen kimseyi terket. Çünkü çoban koyunlarını toplamak istediğinde onları az bir çabayla toplar. Sakın sırları (149) ifşa etme ve riyaset talep etme. Bunlar insanı helak olmaya götüren hasletlerdir.”
    33. Sizlere Allah´tan korkmayı, dininiz hususunda şüpheli şeylerden kaçınmayı, Allah için çaba göstermeyi, doğru konuşmayı, size güvenip yanınızda emanet bırakan kimseye ister iyi olsun, ister kötü emanetini iade etmeyi, secdeleri uzatmayı ve iyi komşuluk (150) yapmayı tavsiye ediyorum; işte Muhammed bunlarla gönderilmiştir. Onların, (hangi inançtan olurlarsa olsunlar ) (150) cenaze merasimlerine katılın, hastalarını ziyaret edin, (komşuluk) haklarını ödeyin.
    34. Sizden biri, dininde vera´lı, doğru konuşan, emaneti sahibine veren ve halka karşı güzel ahlaklı olduğunda “. Bu ise bizi hoşnut eder. Allah´tan korkun, bizlere süs olun, utanç vesilesi olmayın. Muhabbetleri bize doğru çekin; her çeşit kötülüğü bizden uzaklaştırın. Çünkü biz, hakkımızda söylenen her iyiliğin ehliyiz ve hakkımızda söylenen her kötülükten uzağız. Allah´ın kitabında, bizim hakkımız, Hz. Resulullah´a yakınlığımız ve Allah tarafından da tertemiz (masum) kılındığımız açıklanmıştır. Bizden başka, hak olarak hiç kimse bu makamı iddia edemez.
    35. Allah´ı ve ölümü çok anın. Kuran´a inanın ve ona uyun. Peygambere salavat getirin. Çünkü Peygamber´e salavat getirmenin on sevabı vardır. Size yaptığım tavsiyeleri unutmayın. Selamımı size ileterek sizi Allah´a emanet ediyorum.

    Hz. MUHAMMED
    Hz. Muhammed, 570 yılında Mekke´de doğdu. Ailesi Kureyş kabilesindendi. Hz. Muhammed´in babası Abdullah o henüz doğmadan ölmüştü. Annesi Amine (Emine) de altı yaşındayken ölünce çocukluğu dedesi Abdülmuttalib sonra da amcası Ebu Talip´in yanında geçti. (Bu arada belirtmek gerekir ki; Ebu Talip Hz. Ali´nin babasıdır.)
    Hz. Muhammed ticaretle uğraşan Ebu Talip ile beraber Suriye ve Yemen de dahil olmak üzere bir çok yere gitti. Bu arada kervanlar sahibi olan Hz. Hatice ile evlendi. Bu evlilikte Hz. Fatma doğdu. Bilindiği gibi Hz. Fatma, Hz. Ali ile evlendi ve böylece peygamberin soyu sürdü.
    Hz. Muhammed ticaret yaşamında bir çok yeri gezip görmüş ve Arap yarımadasının toplumsal yapısını yakından tanımıştı. Hz. Muhammed ticaretle zenginleşen Mekke´de gördüğü adaletsizliklerden bunalmış ve ticaretten uzaklaşmıştı. 605 yılında ve izleyen yıllarda sık sık toplumdan uzaklaşıp Nur dağına çıkıp Hıra mağarasında tek başına kalmaya, düşünmeye başlamıştı. Bu durum yaklaşık 5 yıl kadar sürdü. Ve günlerden bir gün Tanrının meleklerinden Cebrail Hz. Muhammed´e ilk ayetleri bildirdi. Hz. Muhammed bunların ne anlama geldiğini bilmiyordu. Daha sonraları bunların Vahiy olduğunu öğrendi. Cebrail bir süre görünmedi. 613 yılında yeniden gelmeye başlayan ayetler peygamberliğini insanlara duyurmasını buyuruyordu. Hz. Muhammed´e ilk inananlar Hz. Ali ve eşi Hz. Hatice`ydi. Ama putlara tapan Mekkeliler Hz. Muhammed´e inanmadılar. Hz. Muhammed´e inananların sayısı hızla artmaktaydı. Bu durum zengin Mekke´lileri tedirgin etmeye başlamıştı. Çünkü Hz. Muhammed çok tanrıcılığı (putperestliği) ve onun etrafında gelişen adaletsizliği reddediyordu. Ve Müslümanlık bütün kötülüklere karşı en güzel seçenekti. Mekke´nin ileri gelenleri Hz. Muhammed´i peygamberliğinden vazgeçirmeye çalıştılar. Vazgeçiremeyince de baskıya ve şiddete başvurdular. Bunun üzerine Hz. Muhammed Müslümanların daha güvenlikli yerlere göç etmelerine izin verdi. 615´te bir bölüm Müslüman Habeşistan´a (Etiyopya) gittiler. Hz. Muhammed ve yakın çevresi mücadelelerini Mekke´de sürdürmeye devam ettiler. 619´da Hz. Muhammed´in en büyük destekçileri Ebu Talip (Hz. Ali´nin babası) ve eşi Hz. Hatice vefat edince baskılar artmaya başladı. Hz. Muhammed Medine halkından gelen davet üzerine Medine´ye Hicret (göç) etti. Hicret (göç) denilen bu olay İslam takvimi olan Hicri takviminin de başlangıcıdır.
    Ama Mekkeliler gel işen İslamiyet´ten hoşnut değillerdi. Bu yüzden de Hz. Muhammed´e karşı bazı Arap kabillerini kışkırtıyorlar ve onların Hz. Muhammed´e saldırmalarını örgütlüyorlardı. Buna karşın Hz. Muhammed´de Müslümanları örgütleyerek onları savaşa hazırlıyordu.
    Bu savaşların en önemlileri şunlardır:
    Bedir 624, Uhud 625, Hendek 627, Hz Muhammed bütün bu savaşlardan zaferle çıktı.
    630 yılının ocak ayında Hz. Muhammed Mekke´ye girdi. Kentteki bütün putları yok etti. Mekkeliler için af ilân etti. Hz. Muhammed bundan sonra Müslümanlara direnen kabilelere karşı harekete geçti. Bundan sonra Arabistan yarımadasında yaşayanların çoğu Müslüman oldular. Hz. Muhammed 632´de ilk ve son kez hac ziyaretinde bulunduktan sonra (ki buna veda haccı da denilir) Medine´de hakka yürüdü.
    Hz. Muhammed´in Hz. Ali ve Ehlibeyt için söyledikleri
    Bazı Alevi düşmanları, Alevilerin Hz. Muhammed´i peygamber olarak kabul etmediklerini propaganda ettiler. Oysaki gerçek bunun zıttı dır. Aleviler tarih boyunca ve günümüzde Hz. Muhammed´i peygamber olarak kabul ettiler. Alevilerde Hz. Muhammed´e bağlılık tartışılmaz. Aleviler Hz. Muhammed´i İslamın peygamberi olarak kabul ederler ve ona inanırlar. Aleviler peygamberin soyuna yapılanları her ibadet edişlerinde lânetlerler. Ve bu anlamıyla peygambere bağlılıklarını dile getirirler. Ama bazıları peygamberden şefaat umarken onun biricik torunlarına ve Ehlibeyti´ne yapılanları görmezlikten gelirler. Bu da bir ikiyüzlülüğün, sahtekârlığın Emevilerden başlayarak günümüze geldiğini gösteriyor.
    Aşağıda Hz. Muhammed´in Hz. Ali ve Ehlibeyt için söylediklerinden bir kaçını yazacağız. Ama ne acıdır ki; Yezitler, Muaviyeler ve onların günümüzdeki temsilcileri bunları yok saymaya devam ediyor. Onlar Hz. Ali ve Ehlibeyt gerçeğini, haklılığını inkâra devam ediyorlar.
    H z. Peygamberin çeşitli zamanlarda ve çeşitli vesilelerle söylediği bir kaç hadis:

    • Ya Ali, benim Ehlibeytim Nuh un gemisine benzer. O gemiye binen kurtulur. Ve kim Ehlibeytime buğz ederse helak olur.
    •
    • Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır. İlmi isteyen kapıya gelsin.

    • Ya Ali, mümin sana buğz etmez, münafık ise seni hiç sevmez.
    •
    • Ali, müminlerin dilediği ve uyduğu kişidir. Mal ise münafıkların dilediği şey.
    •
    • Ey Allah´ın kulları, bu Ali´nin kanı benim kanımdır, teni benim tenimdir ve canı benim canımdır. Her kim bu Ali´yi severse, beni sever beni seven de Allah´ı sevmiş olur. Ali´ye kim düşmanlık ederse bana düşmanlık etmiş olur.
    •
    • Kuran ve Ehlibeyt ikizdir.
    •
    • Hayatım gibi yaşamak isteyen Ali Veli edinsin.
    •
    • Ya Ali, sen benim dünyada ve ahrette sancaktarımsın.
    •
    • Ali´yi anmak ibadettir.
    •
    Ey halk! Biliniz ki; ben de insanım. Allah´ın daveti bana yakında gelecektir. Ben de onu kabul edeceğim. İşte size ben iki mühim ve en değerli emaneti miras bırakıyorum. Bunlardan birincisi Kuran, ikincisi benim Ehlibeytim. Allah´ın huzurunda size Ehlibeytimi tavsiye ediyorum. Allah´ın huzurunda size Ehlibeytimi tavsiye ediyorum. Allah´ın huzurunda size Ehlibeytimi tavsiye ediyorum, buyurdu. Bu yazdıklarımız sevgili peygamber tarafından söylenmiş olan hadislerden sadece bir kaçı. Bunlar Hz. Ali gerçekliğini ve Ehlibeyt haklılığını gösteren en büyük kanıtlardır.

    İMAM HÜSEYİN
    İmam Hüseyin, milâdî takvime göre, 625 (626) Medine´de doğmuştur. 10 ekim 680´de Kerbelâ´da şehit edilmiştir. İmam Hüseyin, İslâm peygamberi Hz. Muhammed´in torunudur. Birinci imam Hz. Ali´nin oğlu ve aynı zamanda üçüncü imamdır.
    İmam Hüseyin, yaşantısıyla, davranışlarıyla, cesaretiyle sadece İslâm âleminde değil, bütün insanlık için görkemli bir abidedir. İmam Hüseyin´in yaşadığı dönemde zalim Emevi egemenliği hüküm sürüyordu. Emevi iktidarını kurumlaştıran Muaviye, İmam Hüseyin´in babası Hz. Ali´yi ve abisi ikinci İmam Hasan´ı kendi iktidarı için tehlikeli görmüş ve binbir entrikayla onları şehit etmişti. Muaviye ölünce yerine oğlu Yezid´i tayin etmişti. Oğul Yezid´te babasının kanlı iktidarını korumak istiyordu. Muaviye, Hz. Peygamberle yıllarca savaşmış olan, Mekkeli müşriklerin önderi olan bir ailedendi. Hz. Peygamberin hicretinden sonraki dönemde İslâmiyet´in gelişmesi ile beraber bu aile artık Müslümanları yenemeyeceğini görünce takkiye yaparak İslamiyet´i seçmişlerdi. Oysa bilinir ki; bu ve benzer ailelerin amacı gelişen İslâmiyet´in değerlerine sahip olmaktı. Bunlar bu amaçla İslâmiyet´i benimsiyorlardı. Dolayısıyla İslâmiyet´in ilk temsilcileri olanları, yani gerçek Müslümanları saf dışı bırakıyorlardı. Bu müşrikler günümüze değin sürecek bir çatışmanın tohumlarını o zaman başarıyla ektiler. İşte sevgili İmam Hüseyin, böylesi bir çağda ya dedesinin, babasının ve abisinin yolunda gidecekti, yani Hak yolunu bütün zorluklarına rağmen taviz vermeden savunacaktı, ya da müşriklerin temsilcisi Yezid´e boyun eğip, biat edecekti.
    İmam Hüseyin, Emevi iktidarının halkı baskı ve zulüm altında inlettiği bu dönemde Küfe kentindeki halktan bir davet aldı. Bu davette Küfeliler artık Yezid´in zulmünden bıktıklarını ve kendisini önder (Halife) olarak kabul ettiklerini belirtiyorlardı. İmam Hüseyin insanları dolayısıyla Küfelileri iyi tanıyordu. Ve giderse başına neler geleceğini biliyordu. Bütün bunlara rağmen İmam Hüseyin kendisine bağlı ailesi ve bir grupla Küfe şehrine doğru yola çıktı. İmam Hüseyin`in yola çıktığını haber alır almaz hemen planlara başlayan Yezid, onu durdurmanın ve kendisine biat ettirmenin yollarını aradı. Yezid 5 (beş) bin kişilik bir orduyla Kerbelâ çölünde İmam Hüseyin´e pusu kurdu. Ordunun komutanları, İmam Hüseyin´e Yezid´e biat ettiğini beyan etmesini istediler. İmam Hüseyin Yezid´e boyun eğmekten ve onun kanlı zulüm iktidarını tanımaktansa şehit olmayı yeğlediğini kararlılıkla Yezid´in gözlerini para hırsı bürümüş askerlerine ve korkup sözlerinin arkasında durmayan Küfelilere haykırdı. Bundan sonrası dünyanın gördüğü en haksız savaşlardan biriydi. Bir tarafta İslâmın peygamberinin torunu, diğer tarafta kanlı iktidarın temsilcileri. İmam Hüseyin´in gücü 72 kişiydi. Yezid´in askerleri ise 5 000. İmam Hüseyin ve arkadaşları şerefli bir şekilde Yezid´in askerlerine karşı direndiler. Ama güç dengelerinin eşitsiz olduğu bu savaşta yenildiler.
    İmam Hüseyin aldığı onlarca kılıç ve ok darbesi sonucu yaralı düştü. Yezid´in askerleri vahşete doymuyordu. Ve Yezid´in komutanlarından Şimr İmam Hüseyin`in mübarek başını keserek bir tepsi içinde Şam´daki sarayında Yezid´e sundu. Daha sonra sevgili imamın başı Şam sokaklarında gezdirildi.
    Tarihe Kerbelâ olayı olarak geçen bu hadise İslâm aleminde safları netleştirmişti. İmam Hüseyin sadece yaşantısıyla değil, şahadetiyle bütün insanlığa bir mesaj vermiştir. İmam Hüseyin bir semboldür. Yiğitliğin, fedakârlığın, mazlum olmanın sembolü. İmam Hüseyin, verdiği mesajda sonu ne olursa olsun asla ama asla Yezid´e, dolayısıyla zalime ve onun zulmüne boyun eğmeyeceğini bütün dünyaya şahadetiyle kanıtlamıştır. İnsanlık var oldukça İmam Hüseyin var olacaktır.
    CAFERİ SADIK
    Altıncı İmam Olan Caferi Sadık, 699´da Medine´de dünyaya geldi. Babası beşinci İmam Muhammed Bakırdır.
    İmam Caferi Sadık, tarihin en önemli dönemlerinden biri olan Emevi saltanatının çöküşü ve Abbasi saltanatının başlaması döneminde yaşadı. Caferi Sadık, saltanat sahiplerinin kendisine sunduğu bütün teklifleri reddetti. Caferi Sadık bu dönemde ilmi toplantılar düzenledi, dersler verdi. Bu derslere ve toplantılara binlerce insan katıldı. Caferi Sadık bütün kutsal imamlarda olduğu gibi derin bir bilgiye sahipti. Caferi Sadık bu bilgilerinin öğrencileri vasıtasıyla bütün insanlığa ulaşması için çalıştı. Altıncı imam olan Caferi Sadık salt dini bilgiler değil, insanlığın sorunlarına çözüm için diğer alanlarda dersler verdi. Caferi Sadık´ın bu dersleri sonucu onlarca ilim sahibi insan yetişti. Hatta bazı Sünni alimler bile onun öğrencisi olmakla övünürlerdi.
    Altıncı imam Caferi Sadık, öğretmenliğinin yanı sıra ahlâklı kişiliği ile kendisiyle tanışan insanları etkiliyordu. Onunla tanışan, onun derslerine, sohbetlerine katılan bir çok insan onun etkisinde kalmış, bilgisinden, davranışlarından etkilenmiştir.
    Tabi ki bu insanlığı güzelliğe davet eden sevgili imam saltanat sahiplerinin hoşuna gitmiyordu. Saltanat sahipleri onu sık sık taciz edip, baskılar uyguluyorlardı. Sonunda onu zehirletip şehit ettiler (766). Caferi Sadık şahadetinden sonra da Alevilere önderliğini sürdürdü. Ehlibeyt sevdalıları onun "Buyruk"´larına uymaya devam ediyor.
    Bazıları cahillikten ya da art niyetten İmam Caferi Sadık´ı yanlış tanıtıyor, yanlış algılıyor, yanlış değerlendiriyorlar. Olayın özü; Caferi Sadık´sız bir Alevilik düşünülemez.

    Muhammed Taki
    Dokuzuncu imam olan İmam Muhammed Taki, 811 yılında doğmuştur. 835 yılında ise şehit edilmiştir. İmam Muhammed Taki, genç yaşına rağmen büyük bilgi sahibiydi. Onun bilgisini kıskananların başında devrin kadısı Yahya geliyordu. Kadı Yahya, dokuzuncu imam Muhammed Taki´yi toplum içinde küçük düşürmek, ona gösterilen sevgiyi, ilgiyi kırmak için toplantılar tertiplerdi. Bu toplantılarda Muhammed Taki, bilgisiyle adeta orada bulunanları büyülerdi.
    Dokuzuncu imam Muhammed Taki, kendi ecdadlarının yolundan gitti. Ve bu yol uğruna şehit edildi.
    Bir gün bir şahıs seyyid olduğunu yani Hz. Ali soyundan olduğunu söylemişti. Kendi aralarında bundan nasıl emin olacakları tartışması yapıldı. Ve sonunda İmam Muhammed Taki´ye sorulmasına karar verildi. İmam Muhammed Taki de, bunu bilmenin ancak bir yolu olduğunu bu yolun da, seyyid olduğu iddiasında bulunan kişinin aslanlara görünmesi olduğudur. Eğer aslanlar o kişiye dokunmazsa, o kişi seyyiddir. Bunu duyan şahıs hemen seyyid olmadığını itiraf etti. Kuşku sahipleri ise bu defa Muhammed Taki´yi denemeye karar verdiler. Aslanların kafesine konulan dokuzuncu imam Muhammed Taki´ye aslanların saldırması bir yana aksine onlar gelip imamın önünde kedi durumuna geldiler.
    Dokuzuncu imam Muhammed Taki, diğer imamlar gibi insanlığa hizmetini sürdürmeye devam ediyor.

    “İlim bir hazine, susmak ve sormak ise onun anahtarıdır.”

    “Halk, başındaki insanların düzelmesi ile düzelir. ”

    “Söven sövülür, kızan belaya çatar.”

    “Fırsatlar bir ganimettir.”
    İlim bir hazine, susmak ve sormak ise onun anahtarıdır.
    - Halk, başındaki insanların düzelmesi ile düzelir.
    - Söven, sövülür, kızan belaya çatar.
    - Fırsatlar bir ganimettir.
    - Allah, Peygamberlerden birine vahyetti: "Dünyadan el çekmen (zahid olman), sana peşin bir rahatlık kazandırır. Her şeyden kopup bana yönelmen, seni bana aziz kılar. (Sonuçta bunların hepsi kendin içindir.) Ama benim için düşmanımla düşman veya dostumla dost oldun mu?
    - Bizim (Ehli Beyt´in) hem canımız ve hem de malımız Allah'ın, tatlı bağışlarından ve emanet edilen ödünçlerindendir. Dilediği şeyden, bizi memnunluk ve hoşnutlukla faydalandırır. Dilediği şeyi de, ecir ve sevap karşısında bizden alır. Kimin sabırsızlığı, sabrına galip gelirse, ecri yok olur. Biz bu durumdan Allah'a sığınırız.
    - Kim bir işe şahit olur da onu sevmezse o işte bulunmayan kimse gibi olur. Kim de bir işte bulunmayıp da o işe razı olursa, o işte bulunan kimse gibi olur.
    - Kim bir konuşanı dinlerse, ona tapmış gibi olur. Konuşan Allah´tan konuşursa, dinleyen Allah'a tapmış olur; konuşan Şeytan'ın dilinden konuşursa, dinleyen Şeytan'a tapmış gibi olur.
    - İmam Taki´ye ´´Samed"in manası nedir?” diye sordum. İmam: "Samed boşluğu olmayandır" dedi. İmam´a "Samedden maksat içi olmayandır diyorlar" dedim. İmam: "İçi olan her şeyin boşluğu da vardır" diye buyurdular. (Aktaran : Davud ibni Kasım)
    - Bir işi sağlamlaşmadan önce açıklamak, o işin bozulmasına sebep olabilir.
    - Mü´min, Allah´tan olan bir başarıya, nefsinden olan bir öğütçüye ve nasihatçının da nasihatını kabul etmeye muhtaçtır.
    - Tövbeyi geciktirmek, aldanmaktır. Vazifeleri hep sonraya ertelemek ise şaşkınlıktır. (Günah işlemek amacıyla) Allah'a karşı bahane aramak, helak olmaya sebep olur. Günah işlemekte ısrar etmek, kendini Allah'ın tuzağından güvende bilmenin sonucudur. (Oysa) “...Allah'ın tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan topluluktan başkası güvende olmaz." (144)
    - Bu dünyada biz dostlarımızla birbirimizden ayrıyız. Ama (ahirette) kimin fikri ve inancı, arkadaşının fikir ve inancının aynısı olursa, nerede olursa olsun o da onunla birlikte olur. Asıl yerleşme yurdu, ahiret yurdudur.”
    - Kulların şükrü kesilmezse, Allah´ın bol bağış ve ihsanda bulunması kesilmez.
    - İmam Muhammed Taki´ye sordular. ´´Zina yapan bir kişinin zina yaptığı kadınla evlenmesi hakkında ne dersin; bu helal mıdır?" İmam cevap verdi. "Kendisinden veya başkasından hamile olup olmadığı anlaşılana kadar sabretmelidir. Çünkü, onun kendisiyle ilişkide bulunduğu gibi başkasıyla da ilişkide bulunması mümkündür. Hamile olmadığı anlaşıldıktan sonra isterse onunla evlenebilir. Bu kadın, bir kişinin, ilk önce hurmasını haram olarak yediği ve daha sonra da onu satın alarak hurmasını helal olarak yediği bir hurma ağacına benzer."
    - Adamın biri: "Bana nasihat edin" deyince İmam Taki,: "Kabul eder misin?" diye sordu. O adam: "Evet, kabul ederim" dedi. Bunun üzerine İmam : "Sabrı kendine yastık et, fakirlikten çekinme, şehvetleri (lezzetleri) terket, heva ve hevese muhalefet et ve bil ki, Allah'ın gözünden uzaklaşamazsınız. Öyleyse nasıl bir halde olacağına dikkat et”.


    Muhammed Mehdi
    On ikinci imam Muhammed Mehdi 869 yılında doğdu. On ikinci imam Muhammed Mehdi´nin doğacağı, hadislerle daha önceleri söylenmişti. Bunun farkında olan Abbasiler, İmam Hasan Askeri´yi sürekli gözetim altında tuttular. İmam Muhammed Mehdi bu sebeplerden dolayı gizlenmek zorunda kaldı. Buna “Gaybet-i Suğra” yani küçük gizleniş, kaybolunuş denir. Bu sürenin ne kadar olduğu rivayet. İmam Muhammed Mehdi, bu süre zarfında sadece ashabıyla konuşur. İkinci gizlilik ve kayboluş dönemi ise günümüze dek sürmektedir. Buna “Gaybet-i Kübra” yani büyük gizleniş denir. Bu inanca göre on ikinci imam Muhammed Mehdi, haksızlıklara, kötülüklere, zalimliklere karşı ortaya çıkacaktır.
    İslam tarihinde sadece Aleviler için değil, Ehli Sünnet cemaati için de en çok tartışılan konuların başında Mehdilik konusu gelir. Nitekim tarih boyunca ve günümüzde de bir çok kişi Mehdilik iddiasında bulunuyor.
    Bir çok hadiste geçtiği gibi, kıyametten önce İmam Muhammed Mehdi gelecektir ve haksızlıkları giderecektir. Bu konuda oldukça kafa karıştırıcı yayınlar, söylemler, rivayetler mevcut. Bunlara pek rağbet edilmemesi gerektiği kanısındayız. Bilinmesi gerekenleri kısaca özetlemeye çalıştık
    12. İMAM Hz. MUHAMMED MEHDİ
    İmam Mehdi, Kâim, Hüccet, Bakıyyetullah ve Sahibi Zaman, lakabıyla da tanınan İmam Muhammed Mehdi, İmam Hasan- ül Askeri´nin oğludur. Babasının şehit edilmesinden sonra onun vasiyeti ile 12. İmam oldu. Annesinin adı, Hz. İsa´nin havarisi Şum´un neslinden olan Rum Kayseri´nin oğlu Yuşa´nın kızı Saykal veya Susen adı ile de bilinen Nergis´dir. Başka bir kaynağa göre de annesi bir Cariyedir. Muhtemelen 30 Temmuz 869 tarihinde bir Cuma günü Irak / Samara´da dünyaya geldi. İmam Mehdi rivayetlere göre Samara´da bir mağaraya girerek sır oldu.
    Rivayete göre İmam Mehdi´nin doğumu ile birlikte bir çok kerametler (mucizeler) gerçekleşir. Doğduğunda babası onu sol elinin üzerinde oturttu ve sağ eliyle de arkasından tutarak “Konuşâ€ dedi. Bunun üzerine Hz. Mehdi konuşmaya başladı ve: (151) Allah birdir, Muhammed onun elçisidir. Allahın rahmeti onların üzerinde olsun´´ dedi. Sonra Hz. Ali ve diğer İmamlara salavat (152) getirdi. İktidarın İmamlara karşı düşmanlık niyetleri bilindiğinden İmam Mehdi´nin doğumu bir süre gizli tutuldu. Bunun nedeni Abbasi Halifelerin Ehli Beyt düşmanlığı o noktaya varmıştı ki, Hz. Hüseyin´in türbesi yıktırılmış ve türbe ziyaretini önlemek için o bölgeye giden yollarda karakollar oluşturmuş ve askerleri Hz. Hüseyin´in mezarını ziyaret eden birisini bulsalar hemen yakalıyor, öldürüyor veya ağır işkencelere tabi tutuyorlardı” (153). Ehl-i Beyt´e karşı olan baskı o dereceye varmıştı ki, tanınmış kimseler dahi zalim Abbasi yöneticilerinin korkusundan kızlarını Ehl-i Beyt soyundan gelen gençlere vermekten sakınıyorlardı.
    Örneğin Hz. Ali´nin soyundan olan Muhammed bin Salih adlı kişi, İbrahim bin Müdebbir İsa bin Musa Cehrumi´nin kızıyla evlenmek istediğini ona bildirdiğinde İsa bu isteği reddederek şöyle dedi: “Allah´a yemin ediyorum ki senin soyunu tanımadığın için seni reddetmiyorum; çünkü bu soydan daha üstün bir soy tanımıyorum. Bu yüzden bu akrabalık herkes için bir iftihardır. Ama kendi can ve malım hususundan Mütevekkil ve oğlundan korkuyorum.” (154)
    İmam Mehdi ile ilgili çok geniş kesimler çeşitli fikirler yürütürler. İmam Mehdi´nin kıyamet habercisi olduğunu yorumlayan ve buna inanan insanlar olduğu gibi, onun gelişi ile dünyanın yanlış siyasi politikalardan ve onların etkilerinden kurtulacağını, dünyaya hak ve hukukun egemen olacağını, zalimin artık zulüm yapamayacağını, mazlumun ahının alınacağını, haksız yere artık kan dökülmeyeceğini, dünyanın bir nevi sömürüsüz ve sancısız bir yaşam yeri olacağını, dünyanın bir nevi güllük ve gülistanlık haline dönüşeceğine inanırlar. Elbette herkes tüm yazdığımız ve kategorize ettiğimiz boyutta geniş bir açılım gözetmezler. Ancak buna benzer bir beklenti içerisinde olacağını da unutmamak gerekir. Gerçi, İmam Mehdi´yi kıyametin habercisi olarak algılayan ve ona inanan geniş bir kesim, kıyamet habercisi olarak Allah tarafından çeşitli görevler için yaratılmış 5 büyük melekten biri olan, düdüğü ile kıyameti başlatacak olan ‘´İsrafil´´ adlı meleğin aslında bu iş için görevlendirdiği konusunda bir ikircim de yaşarlar. Bu vesile ile üzerinde henüz tam bir bütünlük arz etmeyen bu konu hakkında daha fazla yorum ve açılım yapmanın uygun düşmediği kanaatindeyiz.
    Al
     
  2. WorldFe

    WorldFe Daimi Üye

    Kayıt:
    28 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    210
    Beğenilen Mesajlar:
    9
    güzel kaynak okumaya vakti yetenler için güzel şeyler yazıyor ama ben hep aynı şeyi tekrarlamaktan bıktım KAYNAK gösterni canlar Bilgi HIRSIZLIĞI yapmayın paylaşırken konunun asıl sahibinide görmezden gelemezsiniz
     

Sayfayı Paylaş