Can Dündar'dan Seçmeler

Konu, 'Aşk, Duygusal, Sevgiliye Şiir Yazı, Kıssadan ' kısmında hakangs52 tarafından paylaşıldı.

  1. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ayrılık yüreğimi karıncalandırıyor nicedir...
    Beynimi uyuşturuyor özlemin...
    Çok sık birlikte olmasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca yıl
    içimi nasıl ısıttığını yeni yeni anlıyorum.
    Yokluğun, hatırlandıkça yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp
    sürekli bir boşluğa dönüşüyor.
    Sabahlara seni okşayarak başlamaları, akşamları her işi bir kenara koyup
    seninle baş başa karşılamaları özlüyorum; oynaşmalarımızı,
    yürüyüşlerimizi, sevimli haşarılığını, çocuksu küskünlüğünü...
    Nasıl da serttin başkalarına karşı beni savunurken; ve ne yumuşak,
    bir çift kısık gözle kendini ellerimin okşayışına bırakırken...
    Ya da kolyeni çözdüğümde kollarıma atlarken...
    Hasta olduğunda, o korkunç kriz gecelerinde günler,
    geceler boyu nöbet tuttuk başında... O şen kahkahalarına
    yeniden kavuşabilmek için sessiz dualar ederek...
    "Atlattı" müjdesini kutlarken yorgun bedenindeki yaraları okşayarak,
    doktorun böldü sevincimizi: "Yaşayamaz artık bu evde...
    Yüksek binalar ve beton duvarların gri kentinde" dedi,
    "O gitmeli... Ve kendine yeni bir hayat çizmeli..."
    Bilsen ne zor, gitmen gerektiğini bile bile "Kal" demek sana...
    Ne zor, senin için ebedi mutluluğun beni unutmandan geçtiğini bilmek...
    Gitmeni asla istemediğim halde, buna mecbur olduğumuzu görmek
    ve sana bunları söyleyemeden "Git artık" demek...
    "Beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk kavuşacaksın
    mutluluğa" demek sana ne zor...
    Sesimi, kokumu çekip alıvermek beyninden,
    sesin, kokun hala beynimdeyken...
    Seni görmemek ve belki yıllar sonra karşılaştığımızda
    bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden...
    Yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek...
    Ve sonra kendi ellerimle bindirip seni yabancı bir arabanın
    arka koltuğuna, birlikte güneşlendiğimiz onca yazı,
    yan yana titreştiğimiz onca kışı, paylaştığımız bunca acıyı,
    onca kahkahayı ve bütün o uzak yeşillikleri katıp yorgun bedeninin yanına,
    arkadan pişmanlık gözyaşları dökmek ne zor...
    Ne zor hiç tanımadan seni emanet ettiğim bir şoföre "Hızla
    uzaklaş buradan ve gidebileceğin kadar uzağa git" demek...
    Yokluğunu beklemek, ne zor...
    Bunları düşündükçe, şu anda uzaklarda bir yerlerde
    üşüdüğünü sezinleyerek panikliyorum. Bütün engelleri aşıp,
    terk edilmiş caddeleri, kimsesiz sokakları, yalnız bulvarları arşınlayarak
    sana ulaşmak, sessizce başını okşamak, kulağına sevgi sözcükleri fısıldamak
    ve yavaşça üzerini örtmek geliyor içimden...
    Paylaştığımız bir mazinin, yitirdiğimiz bir geleceğe
    dönüşmesinden hicran duyuyorum.
    Gizli gizli hüzünlendiğim akşamlardan birinde,
    terk etmişlere özgü bir terk edilme korkusunu da
    yüreğimin derinliklerinde duyarak sana koşmak,
    yaptıklarım ve daha çok da yapamadıklarım için özür dilemek
    ve "Dön bebeğim" demek istiyorum:
    "Geri dön... Kulüben seni bekliyor..."



    Can Dündar
     
  2. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    ESKİDEN

    Çember çevrilir,
    Su musluktan içilir
    Ağaçlara tırmanılırdı
    Bebekler bezden
    Silahlar tahtadan
    Resimler kömür karasından yapılırdı
    KIzlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin isimleri konulur
    Saatli maarif okunurdu
    Komsuda pişen
    Bize de pişer
    Bizde pişen komsuya düşerdi
    Geceler ayaz
    Sokaklar karanlık
    Yıldızlar parlak olurdu
    Tursu, salça, mantı
    Evde yapılır
    Karpuz kuyuda soğutulurdu
    Erik ağacının çiçeği
    Pencere camımıza yaslanır
    Güz yaprakları bahçemize düşerdi
    Kardan adam yapılır
    Evlerde soba yakılır
    Kış gecelerinde masal anlatılırdı
    Merdiven çıkılır
    Aidat ödenmez
    Yönetici seçilmezdi
    Evler badanalı
    Sokaklar lambasız
    Mahalleler bekçili olurdu
    Ajans radyodan dinlenir
    Çizgili roman okunur
    Defterlere kenar süsü yapılırdı
    Hayat Arkası yarın gibiydi
    Kesintisizdi
    Her gün yasanacak bir şey vardı
    Herkes kendi düşünü kurar Kendi hayatını oynardı
    Şimdi Hayat tek perdelik bir oyun Stand-up bir yalnızlık gibi,
    Şimdi Herkes Yogun Yorgun Ve Tek başına


    CAN DÜNDAR
     
  3. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Tanrı'nın Göktaşları

    Kutsal katında sıkkındı Tanrı...
    Dev aynasının karşısında oturmuş elindeki taşlarla oynuyordu.
    Yine böyle sıkıntılı bir anında yarattığı insanoğlu, başlıbaşına sıkıntı vesilesi haline gelmişti.
    Kulları aşağıda yoksul, yalnız ve mutsuzdu.
    Acı çekiyor, kan döküyor, eziyor, öldürüyorlardı. Sevgiden ziyade nefret kusuyor, sevaba değil günaha sarılıyorlardı.
    Şeytan, zulmün bayrağını dikmişti yerküreye...
    "Bıktım" diye mırıldandı Kainatın Efendisi, "...yoruldum asırlardır aynı filmi görmekten! Bilseniz kaç nesilde böyle kaç savaş, kaç yangın izledim ben".
    Kederle avucunda çevirdiği taşları, yerküreye doğru attı.
    Taşlar, karanlıkta alevli ışıklar saçarak süzüldü aşağı...

    * * *

    Aşağıda umutla pencerelere üşüştü biçare Ademoğulları...
    Kainatın ışıkla dansı başlamıştı.
    Bu ışıltılı "yıldız yağmuru"na türlü çeşit manalar vehmettiler.
    Toprağa yan yana uzanıp gözlerini gökyüzüne diktiler ve kayan her yıldız için ayrı dilek tuttular:
    "Sevdiğime kavuşayım" dedi biri, "Yoksulluktan kurtulayım" diye yalvardı öteki...
    Gökyüzünün "taş yağmuru"nu, yeryüzü "dilek yağmuru" ile yanıtladı sanki:
    "Acı çekmeyeyim", "Yalnız kalmayayım", "Mutsuz olmayayım".

    * * *

    Acı acı güldü Tanrı yukarıda...
    "Ah kullarım" dedi, "Buradan ne kadar da zavallı görünüyorsunuz.
    Göktaşları, gözyaşlarını dindirir mi sanıyorsunuz.
    Bu mu onca asırda yaratabildiğiniz uygarlık?
    Yağanın taş olduğunu biliyor, ama hala o taşlardan medet umuyorsunuz. Derdinizin devasını onlarda arıyorsunuz.
    Oysa attığım taşlardan duvarlar ören sizsiniz. Birbirinin önüne setler çeken siz...
    Alçakgönüllülük istedim sizlerden; gönülsüz davrandınız, geriye kala kala sadece alçaklık kaldı".
    "Ah zavallı ümmetim" diye dertlendi Tanrı,
    "Yıldızlara baktığınız kadar, birbirlerinize baksanız çok daha mutlu olacaksınız.
    Benimle konuştuğunuz kadar birbirlerinizle konuşsanız, hiç de böyle yalnız kalmayacaksınız.
    Gökyüzünde arayıp durduğunuz çareyi kendinizde, birbirinizde bulacaksınız".

    * * *

    Sonra efkarla dev aynasına çevirdi yüzünü... Yalnızlığını savmak için onunla dertleşmeye başladı:
    "Onca kalabalıkta kendilerini yalnız sanıyorlar. Asıl ebedi yalnızlığa mahkum olan benim, bilmiyorlar" diye iç geçirdi.
    Aynada kendini süzdü uzun uzadıya...
    Sonra aşağıya baktı.
    Yeryüzünde çaresiz gözbebeklerinden uçsuz bucaksız bir samanyolu vardı.
    Milyonlarca çift göz, yalnızlığından kurtulmak için umutla kendisine çevrilmiş bakıyordu.
    Aniden aynasını çevirip dünyaya tuttu.
    Milyonlarca ışıltılı gözbebeği yansıdı göğün yüzünden...
    İnsanlar, gökkubbenin aynasında kendi gözbebeklerinin ışığını görüp, takımyıldızı sandılar.
    "Tanrım, bu ne mucizevi güzellik, keşke biz de yıldızların gibi ışıldayabilsek" diyerek hayran hayran dilek tutup duaya daldılar.
    Bulutlandı Tanrı'nın yüzü...
    Tuvalindeki resme kızan bir ressam gibi; çevirdi aynasını geri...
    Söndü gökkubbenin ışıkları...
    Sabah oldu.
     
  4. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0

    Bizim ak sakallı ihtiyar yine çıkageldi dün... Her sene geldiği gün... aynı saatte... Aculdu. Telaş içinde konuştu benle...
    Dedim: "Hayrola acelen ne?"
    "Acelem yok" dedi, "Ben her zamanki tempomdayım, ama sana hızlı gibi gelmeye başladım"
    "Dönüp bakıyorum da, amma yol katetmişiz seninle" dedim, "Nasıl geçtik onca yoldan anlayamadım."
    Güldü: "Başta anlayamaz insan” dedi, "... anladığında da çok geç olur” "Tempona ayak uydurmak zor"dedim, "Boyuna koşturuyorsun. Biz uykudayken bile durup dilenmiyorsun. Sen hızla ilerlerken, biz geriliyoruz mütemadiyen... Koşarken yıpratıyorsun bizi... Kesiyorsun nefesimizi... Acelen ne? Ağır ol biraz...! Hiç geri dönüp bakmaz mısın? Yarını takmaz mısın? Oturup soluklanmaz mısın?"
    Çok görüp geçirmiş ihsanlara mahsus bir merhametle baktı gözleri...
    Hakim, sakin ve mutedil... dinledi öfkemi...
    * * *
    "İnsafsız, duraksız, fasılasız aktın.
    Ardında binlerce yitik düş, kırık hayal bıraktın. Direndik sana karşı... Ezberledik, geçmiş, gelecek, geniş hallerini... şimdiki halimize derman olur diye... Oysa senin halin değil, bizimkiydi değişen...
    Fotoğraflarda durdurmaya, albümlere hapsetmeye çalıştık seni... Ziyan etmemeye çalıştık hiçbir saniyeni... Koştuk panik içinde... düşe kalka, ağlaya sızlaya, oynaya güle... Yarıştık seninle... Kazandım sananların tacı, bir perçem ak olup düştü başlarına... Çaresiz, barıştık seninle... Lakin gün oldu, isyan ettik, herkese ayrı işleyen adaletine..."
    Kızdı bu lafa ihtiyar... Diklendi: "-Aynı hızda yürürüm ben hep, ayrıcalık tanımam kimseye..." diye kestirip artı. "Krallar bile dayanamadı hızıma..." "-Hadi canım" dedim.“Kimine alabildiğine cömertsin, kimine gelince kör olası bir cimri... kum saatin akar deli gibi..."
    "- Ben değilim müsebbibi..." diyecek oldu... Fırsat vermedim savunmasına...
    "- Gerçekten adilsen eğer, söylesene niye en mutlu olduğumuz an ışıktan hızlısın.... acı çektiğimizde kaplumbağadan yavaş...?"
    * * *
    "- Anlaşıldı mesele..." dedi. "iyisi mi ben sana bir yardımcımı yollayayım. 'Sabır'dır adı... Merhemidir yarattığım tahribatın..."
    Omuz silktim:
    "Ben sabır istemiyorum, rehaveti özlüyorum" dedim. "Senin o tükenmez gibi göründüğün, hesaba gelmediğin halini, eski aheste akışını, günün bir türlü batmak bilmediği o sohbeti bol yaz akşamlarını, o dolunayda yıldız yıldız gülümseyen uzun lacivert geceleri, salkım saçak güneş altında ışıkla özgürce seviştiğimiz nihayetsiz ve meşakkatsiz günleri, bahçede öğle uykularında saçımı okşayan şefkatli eli, babamın itinayla kurduğu saatten evinden geniş aralıklarla kafasını çıkarıp neşeyle guguklayan kuşun mesut, müjdeli sesini özlüyorum..."
    "- Seni anladım" dedi ak saçlı ihtiyar, "yapabileceğim tek iyiliği yaptım sanıyordum. Hafızanı körelttim diye biliyordum. Sabra sığınmıyorsan, unutmaktır en iyisi..."
    ** *
    Oysa ben, her daim sabırsız ve aslında harfiyen hatırlayarak, dünün bol vakitlerini, doyumsuz sohbetlerini, telaşsız saatlerini, saadeti hüzünle yoğurarak geçtim ihtiyar adamın süzgecinden...
    Ben, onu gemleyemedim, o demledi beni... Olgunlaştım; basarak üzerine birikmiş bütün yırtık takvim yapraklarının, yıllar yılı aynı çemberde dolanmaktan başı dönmüş akrep ve yelkovanların, o incecik delikten biteviye süzülmüş kumların, evine gire çıka ötmekten sesi kısılmış yorgun guguk kuşlarının, batmış onca güneşin, parıldamış bunca ay ışığının, hilalin ve fecrin, uğruna savaşılmış dostların, birbirine karışarak yanıp sönen kahkahalarla gözyaşlarının, yazılmış, yazılamamış bunca satırın, tutulmuş tutulamamış onca sözün, dediklerimin, diyemediklerimin, bir an önce bitmesini istediğim, hiç bitmesin diye dualar ettiğim anların, koşuda çabuk yorulanların ya da koşmaya hiç niyeti olmayanların... sevaplarımın, günahlarımın, hatalarımın...
    ... süzüldüm imbiğinden...

    * *
    "- Geç... istediğin gibi seç... ister ağır aksak, ister koşar adım" dedim bizim ihtiyara...
    "Bu dönüşü olmayan yolculukta ya gideriz, ya gitmeyiz bir bu kadar daha..."
    "- Yanılıyorsun dostum" dedi ihtiyar, "... kalıcıyım ben..., asıl sensin geçen..."
    Sonra, sesindeki yakıcılığın farkına vararak belki, kulunuzu teselliye girişti: "- Sana hazırladığım sürprize bak: Doğum günündü dün; babalar günü yarın. Babanın oğluydun dün; oğlunun babasısın bugün... Hayat, kıymetini bilirsen, nihayetsiz bir düğün..."
    Dedi ve uzaklaştı: Çevirirken bir kez daha kum saatini baş aşağı... şükranla adını fısıldadım ardından...
    "Zaman..!"

    Can DÜNDAR
     
  5. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Biliyor musunuz yakında barış gelecekmiş... Geçenlerde çok sağlam bir yerden duydum: Kesin geliyormuş... Hem de çok yakında... Hem de öyle gür, öylesi­ne verimli gelecek­miş ki... önündeki bütün setleri yıkıp parçalarcasına...
    ...yıllarca hasret­le beklenmiş bir sevgili gibi gele­cekmiş...kurak topraklar üstüne aniden yağıveren bereketli bir yağ­mur gibi... hesap­sız, kitapsız yalan­sız dolansız ve çırılçıplak, doludiz­gin kuşatacakmış hayatımızı...
    Savaşın hırçın dalgalarıyla keskinleşmiş, katılaşmış, nasırlaşmış dokuları­mıza şefkatle sızacakmış sevda köpükleriy­le... yaralarımıza tuz basacakmış... saracakmış bizi, huzur dolu bir yavuklu kucağı gibi...
    Onca savaş tamtamcısına, bunca kelle av­cısına, televizyon habercisine, köşe yazarına, paralı askere, şerefli tetikçiye, gözünü kan bürümüş silah tacirine, azrail avukatına rağ­men ve onlara inat geliverecekmiş barış...
    Ne yapsalar, ne yazsalar engelleyemeyeceklermiş...
    Öylesine güçlüymüş bu kez...

    ***
    Dediler ki, silahlılar da istiyormuş bu kez...
    Dağdakiler de yorulmuş savaşmaktan, kan dökmekten... barış için fırsat kolluyorlarmış...
    Savaşın kirli maskesi düşürüldükçe, barış diyen diller daha bir güçlü gürler oldu diyor­lar.
    Kavgayla kül ettiğimiz 15 yılın yaralarını saracakmış barış,
    Savaş bütçelerinden bebelere süt, çocukla­ra kitap, yersiz yurtsuzlara yatak, kimsesizlere korunak yapılacakmış.
    Artık gencecik bedenler ölüme davul zur­na uğurlanıp, bayrak bayrak tabutlar halinde dönmeyeceklermiş vatanlarına... Dağdakilerin dizi dizi cesetleri sergilenmeyecekmiş her gece ölüm bültenlerinde...
    barışın şarkısı söylenedursun, filmi çekilecekmiş savaşın, ağıdı yakılacakmış...
    Savaş mahkemeleri, hesabını soracakmış ekilen kin tohumlarının...
    Savaş Derneği yöneticileri yargılanacakmış barış gönüllülerinin eski sandalyelerinde...

    ***
    Güneşli bir ormandan yayılan kesif bir ke­kik kokusu gibi başımızı döndürerek gelecekmiş barış... öyle işveli, öylesine davetkâr...
    Akşam haberlerinin başına korkuyla, otur­malar bitecekmiş artık... sabah gazeteleri kâ­bus olmaktan çıkacakmış...
    barışın borusu ölecekmiş dört bir yanında memleketin...
    Artık ne dağlarında bomba ülkemin, ne köyünde yangın...
    Savaş; çetelerini, silahlarını, provakatörlerini, işbirlikçilerini, gazetecilerini toplayıp çekip gidecekmiş hayatımızdan bir daha dönmemecesine...
    Uzun sürmüş bir yakarış gibi sarmalayacakmış bizi barış...
    Bir gülümsemeye hasret çocuk gözlerinin hayrına; savaş yetimlerinden, gözaltı kayıpla­rından, terkedilmiş mayınlardan, kesilmiş kulaklardan, şehitlerin ve gazilerin acıların­dan yeni bir ülke kurulacakmış "acıyı tanı­yan, sevdayı arayan..."

    * * *
    Şaka değil, çok sağlam yerden duydum di­yorum...
    "Bu kış gelecek" diyorlar...
    Bahara kalmaz çiçekleri patlarmış barış dallarının...
    Meydan meydan, sokak sokak, dirhem dir­hem girecekmiş hayatımıza...
    Af çıkacakmış kaosun mahkumlarına... ço­cuklar yarından umutlu, analar ölüme uzak... dağlar salkım saçak ağaç, köyler buram bu­ram umut olacakmış...
    barış adlı çocuklar doğacakmış... adları umut, ışık, yarın olan çocuklar...
    Ülkeye barış gelecekmiş dostlar...hiç gelmediği kadar gür... alabildiğine özgür....hasretle beklenmiş bir yavuklu gibi an­sızın çırılçıplak çıkıp geliverecekmiş barış...

    * * *
    Bir kez görüversek semalarda kardeşliğin işaret fişeğini, gökkuşağı renklerinden gele­cek hayalleri boyayacağız kendimize... ço­cuklarımız ve torunlarımız için...
    "barışı, berbat bir savaşın elinden aldık, başardık" diyeceğiz göğsümüzü gere gere...
    Silahları gömeceğiz toprağın bağrına, bir daha çıkarmamacasına...
    Ne bir kara bulut göklerimizde, ne bir ka­ra gölge alnımızda....güzel günler göreceğiz, çoktandır özlediğimiz...
    Adım gibi biliyorum... "çok sağlam bir kay­naktan duydum" diyorum...barış gelecek ya­kında...
    Beyaz bir kuşun gagasında... zeytin dalla­rında...

    Can DÜNDAR
     
  6. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Yarim Haziran

    Kimbilir kaç baharı birlikte uğurladık seninle...
    Kimbilir kaç yazı karşıladık kan ter içinde...
    İlhamısın ergenlik şiirlerimin, o ilk Haziran’dan beri...
    Yaşgünlerimin fener alayı, ilkyaz günahlarımın tanığısın...
    Tanığısın yüzüme düşen gözlerin, tenime değen ellerin...
    Senle başlayıp, sende bitirdim bunca yılı...
    Sendin hararetli yılsonu muhasebelerimin değişmez takvim yaprağı...
    Tutkunum sana... sadık, itaatkar ve hayran.. ...
    Yarim Haziran...!
    ***

    Hasretle bekleyip iple çektim gelişlerini çoğu zaman...
    Sen hep iki bahar arasında, hazlar zamanı çıkageldin; eteklerinde ilkyaz
    coşkuları ve isyanlarla...
    Haziranlarda aşık, haziranlarda pişman, haziranlarda ergen ol­dum.
    İşte burada yıllar yılı getirip, iadesiz taahhütsüz önüme atıverdiğin eski yaşlar... kimi hakkınca yaşanmış, kimi belki hiç yaşanmamış... kimi çocuk, kim genç, kimi olgun...
    Her serin baharın ardından yaz kokulu yıldız müjdeler taşıdın bana... hararetli ve çıplak Temmuz akşamları vadettin... peşisıra hazan geldiğini hissettirmeksizin bir süre...
    Gün oldu tomurcuk olup çiçek çiçek boy verdin; gün oldu şiddet yüklü bir öfke bulu­tuna tutunup seller yağdırdın gecikmiş bahar dallarının üzerine... hazırlıksız... insafsız...
    Öncesiz ve sonrasız aşklarda oyaladın beni...
    Kimi gerçek, çoğu yalan...
    Zamanla ibadet eder gibi sevmeyi öğrettin...üzerine kırağı düşmüş beyaz bir gül kadar taze... bir o kadar kusursuz...
    Anladım ki, Haziran'da sevmek yaman...
    Yarim Haziran..!

    ***

    Ocaklar kurdum sıcacık... Aşım, eşim, işim oldu katıksız, riyasız... Oğullar ve gecikmiş heyecanlar verdin bana...
    Gidemediğimiz uzak denizleri çocuklarımıza isim yaptık... onlar yüzsün diye yüzemediklerimizi...
    Geride kırık dökük onlarca Haziran bırakarak karşıladık yarınları... Ve sen bağışladın hatalarımı yılsonu bilançolarında... Sorguda ele vermedin beni... Tanıyamadılar kimlik tesbitinde bedenimi, kalbimi...
    Kimbilir kaç sırrı sakladın... kaçını ele verdin... o gecikmiş hesaplaşmalarda...
    Sen ilkyazdan alıp güze açarken kapılarını... ben yazın sarhoşluğundan sonbahar serinliğinde aydım.
    Seni beklerken kendime vardım.
    Yadsıyamam: Sevildim ve sevdim çoğu.. zaman...
    Müsebbibi sensin... Yarim Haziran...!

    ***

    Kalbim büyüse de büyümedi içimdeki çocuk..
    ... ama zamanla olgunlaştı Haziranlarım
    Yeni gelenler sonbahara daha yakın şimdi...
    Eski mektuplar ve sepya renkli fotoğraflarla dolu bir albümde hayatım... Haziran doğumlu...
    Kulağımda bir şiir Hasan Hüseyin'den artakalan:
    '"Sokaktayım/gece leylak ve tomurcuk kokuyor/yaralı bir şahin olmuş yüreğimi uy anam anam.../Haziran'da ölmek zor"...
    Lakin doğmak da zor Haziran'da...
    Yaz kapıyı çalsa da;
    ... biliyoruz sonu hazan...
    Yine de seviyorum seni...
    Yarim Haziran..!


    (Can DÜNDAR)
     
  7. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0

    KAYBETMEDEN BIR KEZ DAHA DUSUNUN


    Terentius, "Onunla her seyi paylasmak zevkinden mahrum kalinca, hiçbir
    zevki
    tatmamaya karar verdim"
    demis, yitirdigi bir dostunun ardindan.

    Nasil bir insandan bahseder Terentius? Karsisinda zavalli gibi görünmekten
    korkmadigimiz, bizi degistirmeye degil
    zenginlestirmeye çalisan, yargilayan degil, kendimizi sorgulamamiza yardimci
    olan biri midir yitirilen?

    Sabahin 3'ünde çaldigimiz kapisini açtiginda, tek kelime etmeden kollarina
    atilip aglayabilecegimiz bir insan midir Terentius'un acisini bu sekilde
    dillendiren?

    Nedenlerini merak etse de, göz yaslarimizin dinmesini bekleyecek kadar
    anlayisli, titrek sesimiz ve telasli cümlelerimizi sükunetle dinleyecek
    kadar sabirli, acimizin bir kismini kendine yük edinecek kadar cömert ve
    yürekli insanlar midir dost diye seçtiklerimiz?

    Sadece sohbeti degil, sessizligi de sıkıcı olmayan ;yalnizligimizi unutmak
    için varligi, eksikligini hissetmemiz için yoklugu kafi gelen insanlara mi
    dostum deriz?

    Basimiza gelen güzel bir seyin coskusu yüregimize sigmadiginda, saate
    aldirmayip telefona sarildigimiz ve karsimizdaki uykulu sese "Kulaklarina
    inanamayacaksin!" diye bagirdigimizda, "Sabahi bekleyemez miydin?" demeyen
    biri midir gerçek bir dost?

    Güzel bir film izledigimizde, keske O da olsaydi dedigimiz,okudugumuz bir
    kitaptan bahsedebildigimiz ve en mahrem sirlarimizi anlattiktan sonra
    rahatça uykuya dalabildigimiz bir sirdas midir yoksa?

    Konusurken gözlerimizi kaçirmadigimiz, kendimizi saklamadigimiz ve yüzümüze
    en aci gerçekleri haykirirken bile darilmadigimiz yalnizligimiz midir dost
    dedigimiz insanlar?

    Ne bileyim, ayni fikirde olmasak da uzlasabildigimiz, köprüleri atmadan da
    tartisabildigimiz, her savastan birlikte ve biraz daha güçlenmis baglarla
    çiktigimiz insanlar midir dost payesi verdiklerimiz?

    Tanidigimizi sanirken, daha kesfedilmeyi bekleyen nice el degmemis duygular
    ve düsünceler tasidigini gördügümüz ; sürekli bizi sasirtan kendimiz midir
    onlarda sevdigimiz?

    Aristo hakli midir ; "Dostluk bir ruhun iki ayri bedende yasamasidir" derken
    ve Terentius, baska bir bedende topraga verdigi
    ruhunun yasini mi tutmaktadir?

    Paylastigi her seye ölüm de mi dahildir?

    Acaba, neyi kaybedecegini, dostu ölmeden önce farketmis midir? Ya biz;
    herseyi paylasmanin, iddiali ve gerçek disi geldigi
    günümüzde, sahip miyiz gerçek bir dosta?

    Ya da adimizin önüne dost sifati koyan insanlar var midir hayatimizda?
    Yoksa kendimizi sevmeyi basaramadigimizdan, sasiriyor muyuz bizi sevdigini
    söyleyen birinin varligina, inanamiyor muyuz yanimizda kalmasina ve
    uzaklastiriyor muyuz içten içe bizi sevmesini istedigimiz insani
    kendimizden?

    Ve bir gün, bir el daha kayip gittiginde avuçlarimizdan, kendi mezarimizin
    basinda aglayacagimizi biliyor muyuz? Is isten geçmeden önce tesekkür
    edebiliyor muyuz sevdigimize, hiç degilse bizi sevdigi için.

    CAN DUNDAR
     
  8. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0

    TIKANIP KALDIGINDA HAYAT


    Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,
    Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,
    Dağlara dönmeli yüzünü insan.

    Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;
    Yeni insanlarla tanışmalı, yeni keşifler yapacak.....
    Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, gerçekleştirmeyi denemeli!

    Her gecen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını;
    Zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup da,
    O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.

    Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,
    Her aksam ayni can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
    Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;
    Küçük şeylerle başlamalı belki;
    Örneğin, bir kaç durak önce inip servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar,
    Yüreğine takmalı güneş gözlüklerini; gördüğünü hissedebilmeli!
    Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce, değerli olabilmeli hayat!
    İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!
    Başkasının yerine koyabilmeli kendini;
    Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli!
    Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!
    Su adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı;
    Sevgisiz, soysuz kalarak!
    Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
    Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...
    Günesin doğuşunu seyretmeli;
    Arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...
    Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada borada;
    Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!
    Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği;
    Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli!
    Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu olmayı beklememeli!
    Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı;
    Bir fırsat yasamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!
    Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için,
    Hiç çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin;
    Ağlamayı bilmiyorsan, neşesizdir kahkahaların;
    Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...
    Ne, herkesi düşünmekten kendini; ne, kendini düşünmekten herkesi unutmalı!
    Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın;
    Hep vermek ya da hep almak için...
    Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
    Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!
    Akli ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...
    Hafızası olmalı insanin;
    Hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için!
    Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!
    Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!
    Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
    Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkini verebilsin sevdiklerinin;
    Zaman bulabilsin; bir teşekkür, bir elveda için...
    Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; ssla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;
    Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan!
    Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi...

    Can Dündar
     
  9. ilkay

    ilkay Yeni Üye

    Kayıt:
    5 Eylül 2006
    Mesajlar:
    2
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    tşk güzel olmuş mersi yaniiiiiiiii :cool:
     
  10. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Çok akıllı olmadım hiç.
    Yanlış atlara çok oyunlar oynadım.
    Kulağımdan kar suları eksik olmadı.
    Sürüden ayrılan koyunları sevdim hep... Bir de kendi bacağından asılmayanları...
    Kendimle yaşadım en büyük kavgalarımı... İçimdeki ikizler tahterevalli oynadı hayatla; ben seyrettim.
    Dışardan bakanlar kah öyle bildiler, kah böyle...
    Bense adalar hayal ettim çoğu zaman... Sahillerine cam şişeler içinde sevda mektupları vuran adalar...
    Tuğcu'yla ağladım bir zamanlar, Pal Sokağında dolaştım...
    Yaman çocukluk aşklarında, erginliği iple çektim.
    Sünnet elbisem dahil hiçbir üniformayı sevmedim. Postallar sıktı bileğimi, yüreğimi... Kalemim dedi hep, dilimin diyemediğini...
    Yanlış sevdalarda oyalandım kimi zaman... Bir pire için nice yorganlar yaktım.
    "Maskeli balolar"da tükettim ilk gençliğimi...
    Ama denizlere düştüm, sarılmadım yılanlara... Engerekler kesti önümü, tınmadım.
    Adalar sığınağım oldu.

    * * *

    Sonraları hayat, hep bir ağızdan türküler söylemeyi öğretti bir süre... Halaylarda piştim "omuz omuza"...
    Ama çabuk aldılar türküleri dilimizden... Unuttuk ezgilerimizi... 78'liydik... 68'e ısınamadan 88'de bulduk kendimizi...
    Savrulduk kara bir yelde.
    Yaman bedeller ödedik.
    70'li olamamışken, 80'lere prangalandık, 90'lar beraatimiz oldu...
    Dönüşte, savaş baltalarımızı gömdüğümüz yerleri kaybettik.
    Temsili resimlerini çizdik faillerimizin... Kendimize benzedi...

    * * *

    Gün oldu yanlış zamanlarda, yanlış kapılar çaldım.
    Yasak elmalar tattım kuytularda. Bıçaklar kesmedi de tenimi, bir kötü sözle öldüm.
    Kuşaklar, kentler, sevdalar arasında yoruldum.
    Gün geldi... Duruldum...
    Zaman sardı yaralarımı, kinlerimi hafızama gömdüm.
    Hamdım, oldum...
    Sevdayı en umulmadık yerde buldum.

    * * *

    Bir "kurbağa testi"nden çıktı gençliğimin bitiş düdüğü...
    İlkyaza doyamadan, orta yaşla tanıştım.
    Dün, bir garip cihazdan dinlettiler kalp atışlarını... Ultrason ekranında yüzünü gördüğümden beri uyku tutmuyor gözlerimi...
    Yakıyorum geçmişle köprülerimi...
    Çiçekten bir pranga takılıyor ayağıma. Ne kavgalar var gözümde, ne sevdalar... Karımın karnında bir cılız tekmenin sevinciyle sarhoşum...
    Uykusuz gecelere gebe ömrüm, biliyorum... Çaresiz çilelere, sebepsiz öfkelere gebe... "Baba olunca anlarsın"lar kapıya dayandı artık.
    Hırlının hırsızın kol gezdiği bir vahşi ormana düşüyor küçük kuş... Ben şimdi O'na ne masal anlatsam?.. Kırmızı şapkalı kızları çoktan kurtlar yedi. "Küçük Berber" devlerin tuzağında... Pinokyo burunları, Midas kulakları yalana doydu. Erdem, pirinç dökerek geldiği yollarda kayboldu. "Cadı Masalları" çağındayız, kötülerin şiirini söylüyor şarkılar. Pamuk Prensesler yok artık; 7 değil, 77 cüceler...

    Can Dündar
     
  11. seli

    seli Aktif Üye

    Kayıt:
    16 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Can Dündar'dan seçmeler için teşekkürler Hakan. eline sağlık, güzel olmuş.
     
  12. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Sağolasın Ablam, benim için çok değerli yorumunuz için...
     
  13. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Enstrüman seçmek için bir karar almam gerekiyordu. Ya keman
    çalacaktım, ya piyano; ya flüt çalacaktım ya da akordeon...Olmadı
    hepsini istedim, hiçbirinden vazgeçemedim. Yıllar geçtikten sonra her
    Enstrümanı iyi çalabiliyordum; ama hiçbirinde virtüöz değilim. Bir
    enstrümanla isim yapamadım. Ne kemanla tanınan bir eserim var,ne de
    piyanoyla..Bütün enstrümanları iyi çalıyorum, ama kimse tanımıyor
    beni.Başarılı olmak için her şey değil, bir şey lazımmış. Başarı bir
    verişmiş; bir şeyi alabilmek için bir şeyi vermek,diğerlerinden
    vazgeçmek gerekiyormuş. Keşke kemanı seçseydim ve diğerlerinden
    vazgeçseydim.
    Karıma da hayatı zindan ettim, sevgililerime
    de...Hiçbirinden vazgeçmedim. Yani... Evlilik sadece birisi için karar
    almak, ya diğerlerinden vazgeçmek...İşte evlenirken ben bunu anlamadan
    evlenmişim. Evlendikten sonra başka kadınların da olduğu bir
    hayatıyaşamaya devam ettim. İçlerinden bazılarını daha çok sevdim; ama
    ne onlardan birinde, ne de karımda karar kıldım. Yıllar sonra şimdi
    yapayalnızım... Ne karım kaldı, ne de diğerleri...Keşke birini
    >gerçekten seçebilseymişim, ama yapamadım. Tıpkı enstrüman seçimi gibi
    hepsini istedim ve sonuçta elim boş kaldı.Almak için bırakmak
    gerekiyormuş. Dolu dolu boş yaşamak.

    Hayatım boyunca yapacak çok işim oldu; hepsini yapmayı
    istedim.Hangisinde "en iyi" şimdi bakıyorum, kazananlar,başarılı
    olanlar hep bir tek şey yapmışlar. En iyi olmak için önce seçmek ve
    diğerlerini bırakmak gerekiyor.

    İşte de böyle, özel yaşamda da...Bu seçimi yapmanız
    gerekiyor; çünkü mutlaka bazıları daha uygun...Bir ara ekonomik
    sıkıntıya düştüm. Tasarruf gerek.Başladım her şeyden %10 kesmeye, ne
    anlamsız bir uğraşmış bu.%10 daha az peynir yemek, çay içmek. Bu
    tasarruf çok acı verdibana, her an hissettim. Çok sonradan anladım;
    sadece taksiyle dolaşmayı bıraksam yetermiş!

    Her kalemden %10 değil etkili kalemi bulmak gerekiyormuş.
    Yani orada da seçim yapmak gerekiyormuş...Her seçim bir kaybediştir!
    Her tercih bir vazgeçiştir çünkü...

    Sabah işe gitmekle, yatakta nefis bir miskinlik
    fırsatından vazgeçmiş olursunuz. Kalkar kalkmaz hayat bin seçeneği
    dayar burnunuzun ucuna... 'Ne giysem' telaşından, öğle yemeğinde 'Ne
    alırdınız? diye başucunuzda biten garsona, 'hangi kanaldaki filmi
    izlesem' kararsızlığından 'bize oy verin' diye bağrışan partilere
    kadar her şey, herkes, her an sizi ısrarla bir tercihe zorlar.
    Yastığınıza teslim olmuşsanız, belki dışarıda ışıl ışıl bir günden
    vazgeçmiş olursunuz. Bahar esintileri taşıyan bir elbise belki o gün
    yaşamınızı ışıldatabilecekken, ağırbaşlı bir sadeliğe karar vermekle
    muhtemel bir tanışıklığı tepersiniz.

    Belki yemediğiniz musakka, ısmarladığınız İzmir köfteden
    daha lezzetlidir. Ya da öbür kanaldaki film, o anki ruh halinize daha
    uygundur. Ama yaşam, vazgeçtiğiniz şeye ilişkin ipucu vermez.
    Geri dönüp, o gün gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden
    yaşama şansınız yoktur. Bu seçim oyununda vazgeçtiğiniz şey,
    seçtiğinizden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır. Ama neyin
    değerli olduğunun kararı da yine size aittir. Ve vazgeçtiğiniz şey
    bazen bir saray, bazen şöhret sahnesinin parıltılı neonları da olsa,
    çoğu zaman gözünüz arkada kalmaz. Çünkü duvarlarına sevdiğinizin
    kokusu sinmiş bir ev ya da sevdiğiniz kadınla paylaşamadığınız bir
    saray sizin için borsada kolay feda edilebilir değerlerdendir. Hayata
    bir başka gözle bakmayı öğrendiyseniz, bu seçimde kazandıklarını
    sananlara yalnızca acıyarak gülümsersiniz. Her şeyin sıradanlaştığı
    bir dünyada bazen kaybetmek en doğru seçimdir.



    Ve o dünyada en yerinde tercih; vazgeçiştir.


    CAN DÜNDAR
     
  14. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0

    Hayatınızda hiç kuyunuz oldu mu? diye soruyordu beni hiç mektupsuz bırakmayan bir sevgili okurum geçenlerde...
    O'nun olmuş; "Hayatımın büyük bölümünü kaplayan bir kuyu hem de... Kimbilir kaç dolunayda gittim, ses verdim, yıldızlar attım, kahkahalar savurdum, gözyaşı döktüm kuyuma" diyordu. Sonra bir gün terk etmiş kuyusunu... Umutlarla kapatmış üzerini...

    Gömmüş yalnızlığını...

    * * *

    Hepimizin bir kuyusu var elbet...

    En derine gömdüğümüz kaygılarımızı, ihtiraslarımızı, tutkularımızı saklayan, en mahrem sohbetlerimizi paylaştığımız, en cesur itiraflarımızı haykırdığımız bir kuyu, utandığımız anılarımızın yatağı... Endişelerimizin barınağı...

    Hepimiz düşer çıkarız bu kuyulara... Lakin sonunda kimimiz kuyumuzu kapatır gömeriz; kuyuya kapanıp gömülür kimimiz...

    ODTÜ Felsefe Bölümü'nden Prof. Dr. Ahmet İnam, "Doğu Batı" dergisinde ruhumuzun kuyularında bir hafriyata girişiyor:

    "Zaman zaman düşeriz kaygı çukuruna" diyor, "İçimiz yanar, yüreğimiz burkulur, rahatımız kaçar, huzurumuz uçar gider. Ama çukura çakılıp kalmayız. Çukurun devamlı sakinlerinden olmayız. Çukur bir tünele dönüşür, umut ışığı yanar, çıkar gideriz."

    Bir de "çukura düşücüler"den söz ediyor Prof. İnam: "Çukur onların yolları üzerindedir hep... Çukurdan çıktıklarında kendilerini yaşam karşısında savunmasız hissederler. Kaygılarıyla bir koza gibi örmüşlerdir ruhlarını... Kaygıdan kurtulmak için kaygıya dönmek zorundadırlar."

    İlk kategoridekiler, kaygılarını bir enerjiye dönüştürüp yaşama tutunmak için kullanılarlar. İkinciler ise sallanıp dururlar bir boşlukta... "Ne kuyudan çıkış isteği, ne de kuyunun karanlığına çare bulma kaygısı taşırlar."

    Kaygı kuyusunun çekim gücüne bedenemizden ve duygularımızdan örnekler veriyor İnam: "Çukur düşücü", bir yeri ağrısa "Ya kansersem" diye tutturur. Bu soru işaretinin çengeline asılıp çukurun girdabına sürüklenir. Bedeni ağrımayacak olsa da ağrımaya başlar zamanla... Kaygı, hapseder vücudunu... "Ya yalansa dedikleri?.." sorusuna takılır kalır... "Ya aldatıyorsa beni?.." diye kuyuyu kendine dar eder. Gizliden gizliye suçluluk hisseder. Pişman olur, kendinden tiksinir. Hep eksik, hep yanlış, hep bir şeyleri kaçırıyor olmanın ağır yüküyle sarıldıkça hayatın ipine, hepten çöken kuyunun dibine...

    "Kaygı çukuruna düşmüş bu insanları yönetmek bir iktidar için ne kolaydır" diyor İnam... Bir de tersinden soruyor: "Yoksa bu türev kaygıları yaşayanlar asi olup, teröre mi başvururlar?

    * * *

    Bilmem farkında mısınız, son yıllarda "kendini yakan" insanların alevi sardı ortalığı... Pek alışık olmadığımız türde bir öfke ve intihar türü bu... Bir gün kendini liderine feda etmiş bir kadının bedeni ateş alıyor, bir başka gün gecekonduda bir dul, evlilik hayalleri yıkıldı diye tutuşturuyor derisini... Ertesi gün kızgın bir adam, karakol kapısında küfür yedi diye ateşe atlıyor.

    Benzini boca edip çalıyorlar kibriti kendi bedenlerine... Saçlarının alevi, giderek küçülen bir ateş topu gibi süzülerek dalıyor kuyunun derinliklerine... Kaygılandırmıyor bizi onların kaygısı... Ateşleri yakmıyor tenimizi...

    Kuyulardan delik deşik olmuş bir yolda düşe kalka yürür gibi yaşıyoruz hayatı... Çukur çukur olmuş bir kalple...

    İki ucu var tepkilerimizin. Kimimiz bir endişe kuyusuna dalıyoruz, kimimiz daha derin bir "aldırmazlık kuyusu"nun girdabına...

    Ya siniyoruz kuşkudan ya da umursamıyoruz bile... Artık hiçbir "şok haber" şok etmiyor bizi... Alışkanlık, kemiriyor benliğimizi... Her hafta yeni bir "düşman" boy gösteriyor ekranlarımızda... Sıkılıyoruz ertesi hafta yenisini görmedik mi... yanık ten kokusuna bile alışıyor burnumuz...

    * * *

    Peki "kuyudakiler" için ne yapmalı?

    "'Dert etme' demek yanlıştır. Çünkü kaygı, bir yaşama sorumluluğudur aynı zamanda. Dünyayı umursamaktır" diyor Prof. İnam... "En iyisi bir ayna vermek onlara" diye ekliyor: "Çünkü çukura düşücülerin kendileriyle yüz yüze ilişkiye gereksinimleri vardır. Ruh, çukura düşmüş, orada çukurun dışını, insanları, evreni unutmuştur. Çukurda kendi dünyasının çamuruna batmıştır. Dünyası küçülmüş, yaşama enerjisi boşa akmaya başlamıştır. Onlara kendi içlerindeki sesi dinlemelerini söyleyin."

    * * *

    Bu akşam haberleri izlerken yanan bir beden görürseniz, doğruca gidip aynaya bakın.. Kuyunuzdan çıkarın başınızı ve dikkatlice bakın: Umursarsanız onu, sizin de yüzünüz yanar, kızarırsa gördüklerinizden, burnunuz düşerse ten kokusundan, o alevin harı, umut ışığınız olabilir. Kuyu, bir tünele dönüşür o zaman, yalnızlığınızı gömer, yaşamın ipine tutunur, çıkar gidersiniz.
     
  15. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Eylül geldi mi bir şiir, hüzün toplar getirir, serper ruhumun üzerine...
    Sonra türkü olur, dilime yerleşir:
    "Çözülen bir yün yumağı/ akıp giden günlerimiz/
    mezar taşlarından suskun/ sessiz sitemsiz.../
    savrulan yapraklar gibi/ akıp giden günlerimiz/
    cenaze törenlerinde/ sessiz sitemsiz"
    Yaralı bir kuşağın diyemedikleri vardır bu şiirde; ki gücünü biraz da pikaplara düştüğü tarihten, 1980'in o kara eylülünden alır.
    "Bir suçluyu aklar gibi/ akıp giden günlerimiz/
    sanki bir sır saklar gibi/ sessiz sitemsiz/
    bir kitaba başlar gibi/ koşarken yavaşlar gibi/arkadaşlar gibi/ sessiz sitemsiz"
    * * *
    Yağmur Atsız'ın şiiri bu...
    1980'de Köln'de iki sürgün girmişler stüdyoya; Yağmur Atsız yazmış, Zülfü Livaneli bestelemiş.
    Plak buralara geldiğinde, "karıştır-barıştır" günleriydi Mamak'ta... Ve biz, tam da şiirdeki gibi, "savrulan yapraklar gibi sessiz sitemsiz"dik.
    12 Eylül'ün o dehşetli baskı günlerinde, çok uzaklardan çıkıp gelen ve gizli gizli söylenen o türkülerde direnç, umut, hayat bulduk.
    Duyuyorduk; Yılmaz Güney'in "Yol"una müzik yapmış Zülfü Livaneli...
    Duyuyorduk; Bedri Rahmi'nin Nâzım için yazdığı "Yiğidim Aslanım"ını bestelemiş. Uğur Mumcu gidip Paris'te dinlemiş, "Bu sadece Nâzım'ın değil, tüm demokrasi şehitlerimizin türküsü" demiş.
    Duyuyorduk; Türkiye'de yasaklı iken, Yunanistan'da üne kavuşmuş Zülfü, "Kardeşin duymaz, eloğlu duyar"ı yazmış sıla hasretiyle...
    El altından bulup buluşturuyor, sesini, sazını dinliyor, açık hava hapishanemizin koğuşlarına hava verilmişçesine ferahlıyorduk.
    Zorlu günlerin muskasıydı o türküler; aklımızda taşıdığımız, dilimizden ayırmadığımız....
    * * *
    12 Eylül'ün 26. yılı bugün...
    1980 darbesi hâlâ tarih olmadı.
    Dünyada 11 Eylül nasıl yaşıyorsa, 12 Eylül öyle yaşıyor Türkiye'de...
    Yaşıyor gerici Anayasa'sıyla, baskı yasalarıyla, yetiştirdiği apolitik kuşağın beynine zerk ettiği "Her koyun kendi bacağından asılır" zihniyetinde...
    "Asmayalım da besleyelim mi" mantığında yaşıyor.
    Yobazlık eğitiminde, Güneydoğu felaketinde, Susurluk çetelerinde yaşıyor.
    * * *
    Geçen onca yılda, biz de bir "karlı kayın ormanı"ndan geçtik.
    "Bir kitaba başlar gibi, koşarken yavaşlar gibi, ölen arkadaşlar gibi" sessizliğe yenildik, sitem etmedik.
    Yılmaz Güney'i o uzun "Yol"da kaybettik.
    Uğur Mumcu'yu o çok sevdiği türküyle defnettik.
    "Mezar taşlarından suskun"du, "akıp giden günlerimiz..."
    Ayağa kalkabilenlerimiz, kaldığı yerden sürdürdü hürriyet kavgasını...
    O gücü bulabilenler, Zülfü'nün türküsünü hiç düşürmedi dilinden...
    Bugün darbecilerin adı ortada yokken 12 Eylül sürgünü Zülfü Livaneli gururla 35. sanat yılını kutluyorsa ondandır.
    O, halkların türkülerini yazanların, yasalarını yapanlardan daha güçlü olduğunu bir kez daha kanıtladı herkese...

    -Can DÜNDAR-
     
  16. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0

    Bomba yüklü çelik kırlangıçlar, mayınlı dağlara ölüm yağdırmaya hazırlanırken size "Her şey yoluna girecek" desem inandırıcı olur muyum?
    Gözümüzü semaya dikmiş nereye çakılacağını bilmediğimiz uçakları beklerken,
    savaşçı kavimlerin silah tüccarları yeni çağın memelerinden kan sağmaya hazırlanırken,
    savaş, tam da bir krizin ortasında kapımızı çalarken size "Merak etmeyin" diyebilir miyim?
    Barış getirmesini beklediğimiz yeni binyıl, eski model barbarlık rüzgarlarıyla çıkageldiyse...
    biz kör bir bağnazlıkla kibirli bir saldırganlık arasında sıkışıp kalmışsak...
    korunmasız bir çocuk gibi, namluya sürülen kurşunun ha şimdi ha sonra tetiklenmesini bekliyorsak,
    dünya kansız değişmiyorsa ve değiştiğinde de kanaması bir türlü dinmek bilmiyorsa, hala iyilerin nihai zaferinden ümitvar olabilir miyiz?

    * * *

    Bir yazı daha geçti ömrümüzün...
    Ve galiba ömrümüzün en güzel yazı değildi.
    Kumsalda kumdan yaptığımız kaleler denize karıştı birer birer...
    Yeni binyılın, eskisinin kanından barış gülleri derleyeceği vaadi, savaş naraları arasında yitip gitti.
    Yaz bitti.
    Yerkürenin ateşini söndürecek, yobazlık çığlıklarını dindirecek, barbarlık yerine uygarlık vaat edecek sıkı bir yağmurun vaktidir şimdi...
    Böyle yılgınlık nöbetlerinde benim daimi tesellim bir tabiat kanunundadır:
    "Merak etmeyin!
    Her gece, iki gündüz arasındadır".

    Can DÜNDAR
     
  17. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    ARADA BiR ÇOK BUNALDIĞINIZDA

    Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı...
    Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir
    metod vardı içinde.. Deniyordu ki; "arada bir, çok bunaldığınızda,
    hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize
    10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün"... Cümleyi ilk
    okuduğumda çarpılmıştım... Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme
    ve tavsiye bekliyordum... Ama "kendi ölümümüzü ve cenazemizi"
    düşünmemiz tavsiye ediliyordu... Tüylerim diken diken oldu ve
    yazarın saçmaladığını düşündüm o an... Ama önyargı düşmanı biri
    olarak okumaya devam ettim... Diyordu ki; " bunları düşündüğünüzde
    dünyadaki yerinizi,dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu,
    sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız.
    özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için
    ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın... O andan geriye dönme
    şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara
    yanıt verme şansınız olmadığını düşünün... Tekrar sarılma, bir kez
    daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin... Dünyadaki küslüklerin,
    ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve geri dönülmezliğin
    korkunç çaresizliğini yaşayın... Bırakın canınız yansın, bırakın
    alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz... Orada, o musalla taşında
    düşünün kendinizi... Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz
    ifadelerini... Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal
    edin...

    **************

    Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen
    düşünmeye başladım... Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve
    diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki
    yerlerine... birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini...
    hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı... görüyordum
    işte "babaaaa..." diye ağlayan biricik oğlumu... Eşim
    kucağında "ağlayan emanetimle" ayakta durmaya çalışıyordu
    perperişan... Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu,
    o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla... Annem, ciğerinden bir
    parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu
    gözyaşlarını... Kardeşlerim, akrabalarım "çok erken gitti, doyamadı
    oğluna.."diyordu acıyan ses tonlarıyla... Ve dostlarım... Onlar da
    şaşkındı... Bazısı "daha dün birlikteydik, nasıl olur.." diyordu...
    Bunları seyredip onlara "hayır ölmedim, burdayım.." demek istedim
    hayal olduğunu unutup... Sonra anladım yazarın ne demek istediğini
    daha devamını okumadan kitabın...

    *************

    Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide... Belki de hiç
    aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek
    istemişti yazar... Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm
    yanmasına rağmen YENİDEN DOĞDUM... Bilgisayar diliyle "format attım
    hayatıma"... Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor
    olduğum için şükrettim... Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne
    bitmiş, oyun perde demişti... Peki ya hayal değil de,gerçek olsaydı
    ve perde bir daha açılmamak Üzere
    kapansaydı... İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş
    olmalı... Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz
    buna değer bence... Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış
    olabilirim... Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki... Bence bu
    yazıyı sadece okuyarak bırakmayın... LÜTFEN ARADA BİR, BURADAN
    ALDIKLARINIZI TARTIN, DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN... Ölümün
    kime ve ne zaman geleceğini Yaradan' dan başka bilen yok... İşte bu
    yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken yapabileceklerinizi
    yapın, ertelemeyin... Bilerek - bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir
    edin... Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın...
    Biraz Hıncal abi tarzı olacak ama, sevginizi ve
    verdiğiniz değeri haykırın onlara iş işten geçmeden... Ve en önemlisi;

    VERDİĞİ -VERMEDİĞİ, ALDIĞI - ALMADIĞI HERŞEY İÇİN, TEKRAR TEKRAR
    ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN'A...


    CAN DÜNDAR......
     
  18. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    "Kendimi ayırt etmeden söyleyeceğim:
    Bazen erkek soyu midemi bulandırıyor.
    "Kadın kokusu", taze ete susamış bir sırtlana dönüştürüyor bizi... Gözümüzü kör ediyor; başımızı döndürüyor.
    Amerikan başkanından hocasına, kör cahilinden okumuşuna, kılıbığından "Taşfırın"ına kadar böyle bu...
    Hele 40'ımızı geçmişsek...
    Hele cüzdanımızı şişirmişsek...
    Ve hele 40 yılı "boşa" geçirmişsek...

    Sokağın çağrısını 40'larında işiten erkeğin "kaybolan yıllar" ağıtına, "televole" özentisi bir aşermenin ağız şapırtısı eşlik ediyor.
    Evet, "alem gezip eğleniyor". Sokakta onun karizmasına teslim olmaya hazır "çıtırlar" fink atıyor.
    O ise pijaması içinde "evi bekliyor".
    Oysa -40'lıkların yaman teşhisiyle- "Hayat hızla geçiyor" ve "Böyle mi öleceğiz?" sorusu beyni deşiyor.
    Bu panik, yaşanmamış yılların hıncıyla sokağa döküyor 40 yaş erkeğini...
    Altta kırmızı arabalar, belde zar zor giyilmiş kotlar, dilde demode iltifatlar, cepte karaborsa viagra’larla...
    Hâlâ beğeniliyor olmanın vehmi, hala yapabiliyor olmanın hazzına karışıyor. Tatmin edilen ego şiştikçe şişiyor. Nefis uyanınca göz, ne iş ne ev görüyor.
    Bitap evliliklerin tozunu, sevgisiz ilişkiler alıyor.
    Her dişlenen "taze et", yenileri davet ediyor.
    Ev zulaları, günahların çetelesini tutuyor.
    İhanet kol geziyor.

    Kim bilir kaç erkek, gömlekteki bir ruj izi, cepte unutulmuş bir mektup ya da ansızın gelen bir telefon mesajı yüzünden kan ter içinde hesap verdi, çocukça boyun eğdi, beceriksizce yalan söyledi, öfkeyle terk etti, terk edildi bugünlerde...
    Kaçı, pişman gözler, yalvaran sözlerle geri döndü eşine, döndürdü eşini...
    Kaçı, ertesi gün unuttu, "ebediyen" verdiği sözleri...
    Kaçı, haber verenleri suçladı, yakalandığında...
    Kaçı, yakalanana "enayi" dedi, haberi duyduğunda...
    Ve kaç "kutsal kadın", aile denilen kumdan kalenin sınır boylarını bekledi, kızarak, ağlayarak, utanarak, yine de diş bilediği kale reisini savunarak; ...ve göz yumarak... bazen sevgiden, çoğu kez çaresizlikten...
    ...aynı saatlerde erkek, bir kahvede, becerdiklerini anlatırken...

    Yanlış anlaşılmasın:
    Garipsediğim, 40 yaş erkeğinin kadını sevmesi değil; sevmemesi...
    Ve şaşırtıcı olan, ihanet etmesi değil; ihanet ettiği hayatı aynen sürdürmesi...
    Yaşadığının bedelini ödemeye cesaret edememesi...
    Harcına yalan kattığı kaleyi terk edememesi...
    "Ben de karımın kaçamağını, ondan beklediğim tevekkülle karşılayabilirim" diyememesi...
    Hep kendine yontarak diktiği ikiyüzlü bir ahlak totemine her daim secde etmesi...
    Ne ihanet ettiği, ne ihaneti paylaştığı kadına karşı dürüst olabilmesi...
    40'ında hala para karşılığı çiftleşmeyi, geceden kalma pudra izini banyoda gizlice çitilemeyi, cep telefonunu her an patlayabilecek bir el bombası gibi gizlemeyi kendine yedirebilmesi...

    Kabul edelim:
    Evlilik bitti!
    Çağ yorgunu aile, ancak başka kadınların (ya da erkeklerin) kolunda yürüyebiliyor.
    Yalan, bir mecburiyetler rejimi sayılan evliliğin temellerini oyuyor. Ve herkes her şeyi bilerek, gönülsüzce boyun eğerek bu oyunu oynuyor.
    Çare, eşlerin birbirinin hayatını yaşamaktan vazgeçip her hayatı, sahibinin nefsine, iradesine, vicdanına, insafına terk etmesidir.
    Sevgi varsa, aile ilelebet sürecektir.
    Yoksa, böyle sürdürmek rezilliktir.
    Yalansız yaşamayı özlemediniz mi?"

    Can Dündar
     
  19. maviliman

    maviliman Daimi Üye

    Kayıt:
    15 Ağustos 2006
    Mesajlar:
    95
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    çok güzel sağol hakan paylaştığın için bizlerle...
     
  20. hakangs52

    hakangs52 Daimi Üye

    Kayıt:
    7 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    189
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Beğenmene sevindim abicim yorumunuz için teşekkürler
     

Sayfayı Paylaş