ATATÜRK’ÜN HACIBEKTAŞ’A GELİŞİ

Konu, 'Atatürk Köşesi' kısmında mihrican tarafından paylaşıldı.

  1. mihrican

    mihrican Daimi Üye

    Kayıt:
    8 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    201
    Beğenilen Mesajlar:
    1
    22 Aralık 1919’da büyük kurtarıcı Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Havza’dan başlayarak yapmış olduğu Kurtuluş Savaşı hazırlık çalışmaları sırasında İlçemize uğraması çok önemli bir konu olmakla beraber ,İlçemiz içinde oldukça gurur verici bir gündür. Bu günün anısına her yıl ilçede günle ilgili etkinlikler düzenlenir. Etkinlikler gün boyunca devam eder.


    Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN İlçemizi ziyaretinin önemi oldukça büyüktür.Atatürk Hacıbektaş ilçesine gelmeden önce dergah’ta bulunan yetkililer ve onların siyasal eğilimlerini çok iyi bilmemiz gerekir.O sırada Çelebi Cemalettin Efendi Post -nişin ve türbedar olarak Salih Niyazi Baba bulunmaktaydı.Burada bulunan insanlar ülkenin belli bir bölümünde etkinliği bulunan lider insanlardı. Mustafa Kemal’in , Çelebi Cemalettin Efendi ile baş başa görüştükleri ,hatta bu görüşme sırasında “CUMHURİYET” sözünün zor konuşulduğu bir dönemde Çelebi Cemalettin Efendi’nin Cumhuriyet ilan etmeyi düşünüyor musunuz Paşam? sorusunu sorduğu söylenmektedir.Gece geç saatlere kadar süren ziyaretin ardından Hacıbektaş Veli Külliyesi ziyaret edilir.
    Değişik kaynaklarda sözü edilen “ayni ve nakdi yardımlarla” ve Anadolu insanının desteğini alarak Ankara’ya hareket edilmiştir.

    Cumhuriyet idaresinin temel taşlarından bir tanesinin İlçemizde konulmuş olmasından gurur duyuyor ve bu günü mahalli bir bayram olarak kutluyoruz.


    M. K. ATATÜRK’ÜN HACIBEKTAŞ’A GELİŞİ: M. K. Atatürk’ün çok yakın çalışma arkadaşı olan ve onu Anadolu’nun her köşesinde adım adım izleyen, Cumhuriyetin kuruluşunun, Kurtuluş Savaşının tanıklığını yapan Mazhar Müfit Kansu’nun kaleminden Mustafa Kemal Atatürk’ün ve beraberindekilerin (bunlar, Mazhar Müfit Kansu, A. Rüstem, Hüsrev Gerede, H. Rauf Orbay, Dr. Refik Saydam, Hakkı Behiç, Şeyh Fevzi, Başyaver Cevat Abbas Gürer, yaver Muzaffer Kılıç, Bedri ve öteki arkadaşlarıdır – Mehmet Önder, Atatürk’ün Yurt Gezileri, T. İş Bankası kültür yayınları Aatürk dizisi:23, 1.baskı, Ankara 1975, sayfa 370) Hacıbektaş’ı ziyaretine ilişkin ayrıntıları okuyalım (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, 1.cilt, TTK yayını, Ankara 1966, sayfa 492-494):

    “O gece de misafir olduğumuz evlerde kaldık. 21 Kanunievvel 1335 Pazar günü sabahı 9.00’ da hareket edilecekti. Kayserililerin bir gün daha kalmamız hususundaki ısrarlarına rağmen hareket mecburiyetindeydik; çünkü Hacıbektaş’a da uğranılacaktı. Bu, mühim bir merkezdi; bütün Anadolu’daki 3-4 milyondan belki de daha ziyade miktara baliğ olan Alevilerin merbut bulundukları çelebi, Hacıbektaş kariyesinde oturmaktaydı. O zaman Çelebi Cemalettin Efendi ve Hacıbektaş Dedepostu Vekili Niyazi Salih Baba idi. Milyonlara varan Alevi ve Bektaşiler gerçi bitaraf bir vaziyette görülüyorlarsa da, bunlar Çelebinin, Dedepostu Vekilinin emir ve iradesine tabi olduklarından; bu zat ile görüşmek, onları tarafımıza çekmek için gerekliydi ve hem de Çelebi ile Post Vekili arasında bir de ihtilaf var idi ki, bu da varidat gerektiren bir maddenin ve sairenin temliki ve hisseleri meselesi idi. Bunu da halletmek, her iki tarafı memnun ederek anlaştırmak, bizim için de büyük bir kuvvet teşkil edecekti. Bu milyonlarca halk ihmal edilemezdi. Nitekim Cemalettin Efendi, Birinci Büyük Millet Meclisi’nde mebus olmuş ve bir aralık Meclis Reis Vekilliği de yapmıştır. İcabı hal, bunu yaptırmış olsa gerektir. Kayseri’den 21 Kanunievvel Pazar sabahı hareketle doğrudan Mucur’a gidiyorduk. Fakat, hareket 9.00’ da olmak lazım gelirken, 10 dakika geç kaldığımızdan, Hareket Müdürü söylenip duruyordu. Bu 10 dakikayı birinci 15 dakikalık istirahattan keserek telafi edeceğini teemmül ile biraz öfkesi geçti. Soğuk çok ziyadeydi. Himmetdede Köyünde 15 dakika yerine 5 dakika tevakkufla tekrar yola düzüldük. Öğle yemeği otomobillerde yenecekti. Kayserililerin yolluk olarak verdikleri börekler, sucuklar ve pastırmalar, pirinçler her otomobilde bir tevakkuf sırası taksim ve tevzii edildi. Bu defa da kar yerine biraz yağmur yağdı ve nihayet yollardaki kardan ve bu yollarda cıvık bir hal aldığından, mukarrer saatleri 2-3 saat sonra yani gece 8.30’ a doğru Mucur’A gelebildik. Doğruca hükümet konağı önünde durduk, Kaymakam Cevat Bey bizi istikbal etti; fakat bu bir habersiz gelişti. Bizim Mucur’a gelmeden Yenice Çiftliği’nden doğruca Hacıbektaş’a gideceğimizi zannediyorlarmış. Gece hükümet konağına memleket eşrafı davet olunarak görüşüldü. Paşa, hükümet konağında yatacaktı; biz de evlere taksim edildik. Misafir olduğum hanede her türlü esbabı istirahat temin edilmişti. Sabahleyin hükümet konağında birleştik ve Hacıbektaş’a gitmek üzere iki otomobille hareket ettik. Zira Çiftlikten bir noktaya kadar otomobiller gidemiyormuş. Ondan sonra arabayla gidilecek olduğunu söylüyorlardı. Salih Niyazi Dedebaba’nın Çiftliğe kadar geleceğini, bizi istikbal edeceğini de öğrendik. Fakat, otomobiller Hacıbektaş’a kadar tabii yoldan gidebildiler. Çiftliğe geldiğimiz zaman öğle olmuş, karnımız acıkmıştı. Köy halkı Alevi idi. Bizi, bir evin “selamlık” denilen odasında kabul etiler; fakat Salih Baba henüz gelmemişti. Bir saate kadar bekledikten sonra, Salih Baba bir araba ile geldi., vücuduyla yemek de çıktı, kahveler içildi. Bu yol için program yoktu. Binaenaleyh yola çıktık ve Salih Baba’yı Rauf Bey’le beraber bulunduğum otomobile aldık. Salih Baba zayıf, sakallı, orta boylu, mütebessim çehreli, çok zarif bir zattı.Yolda masonluk hakkındaki bilgisinden ve masonların adap ve merasiminden bahisler açtılar. Zarif hikayeleriyle yolu hemen hiç durmadan bitirdik, Hacıbektaş’a geldik. O bize veda ile dergahına gitti; biz de Çelebi Efendinin sarayı denilen haremlik-selamlık , büyük ve fakat siyah toprak sıvalı binanın selamlığının önünde durduk. Bizi istikbal ile merdivenden çıkınca bir odaya aldılar. Oda, eski usul sedirlerle çevrilmiş, birkaç iskemle konulmuş, sigara masaları ve saireden ibaret eşyasıyla hiç de mükellef ve müzeyyen değildi. Bu mütevazı oda, Çelebi’nin kabul odası imiş. 5-6 dakika sonra Çelebi Efendi geldi. Çelebi Cemalettin Efendi, orta boylu, tıknazca ve kara sakallı, başında yeşil bir sarık sarılmış, cüppeye benzer siyah bir pardösü giymiş kıyafetleydi. Paşa bizi takdim etti. İlk mülakatlara mahsus havayı sözler söylendi ve bir müddet sonra “istirahat buyurunuz” diye Cemalettin Efendi hareme gitti. Ortalık kararınca, odaya bir masa getirilerek rakı takımları konuldu. Cemalettin Efendi geldi; rahatsız olduğundan içmediğini, fakat şerefimize içeceğini söyleyerek rakıya başladı. Paşa, “biz de içmiyoruz” cevabını verince; Cemalettin Efendi, “burada içmemek nasıl olur? Bu, adeta bizi tahkirdir” diye kadehi Paşa’ya sundu. Birkaç kadeh rakıdan sonra yemek yenildi ve Paşa, Çelebi’yle görüşerek tamamen Kuvvayi Milliye’ye taraftar olduğuna dair söz aldı ve buraya gelmekten maksadımız hasıl oldu. Bu müzakere pek uzun sürmedi. Çelebi Efendi derhal vaziyeti kavradı ve adamlarına lazım gelen talimatı vereceğini vaat etti. Paşa’nın vaziyet ve giriştiğimiz mücadele hakkında verdiği tafsilat, Çelebi’nin nazarı dikkatini celbetti. Hatta Çelebi, daha ileri giderek, cumhuriyet taraftarlığını ihsas ettirdiyse de, Paşa, zamanı olmayan bu mühim mesele için müspet veya menfi bir cevap vermeyerek, gayet tedbirli bir suretle müzakereyi idare etti. Anlaşılıyor ki Cemalettin Efendi cumhuriyete taraftar; hele Salih Baba, hür fikirli, çok ileri bir zat. Ertesi gün Hacı Bektaş Türbesi ziyaret edildi ve Salih Niyazi Baba’nın öğle yemeği davetinde bulunduk. Salih Baba, Türbenin ve Dergahının her tarafını gezdirdi. ‘Meydan evi’ denilen mahalde, yere küçük ve alçak bir masanın üzerine konulan büyük bir sini etrafına oturduk. Hepimizin önünden dolaşan uzun havlu, yemekte çatal ve bıçak vardı, çok nefis bir yemek. Can denilen müritler, pek mükemmel ve sessizce hizmet ediyorlardı. Doğrusu yemekteki bu intizama hayret ettik. Yemeği müteakip ucu zıvanalı sigaralar ve kahveler de ikram edildi. O gün akşam üstü Mucur’a avdet edileceğinden, hareket zamanına kadar hoş bir sohbetle vakit geçirildiği gibi, Çelebi ile Baba arasındaki ihtilaf bir derece halledilebilir bir şekle konuldu. Alfred Rüstem Bey bu dergahta çok merakla her şeyi tetkik ediyordu. Ve beraberce Aş Dede’nin odasına girdik; ocağa konulmuş eski zamandan kalma gayet büyük bir kazan vardı, onun yanında pösteki üzerinde çubuğunu içmekte olan bir baba oturuyordu. Baba bu tarihi kazanın muhafızı ve aşa ait hususatın müdürü olacak galiba. Rüstem Bey, Babaya hitaben: - Baba Efendi, bu kazan hangi tarihten kalmadır ve kimler tarafından kullanılmıştır? Baba – Pirimiz zamanından kalmadır. Rüstem Bey – Evet. Tarihi malum mudur? Nasıl olup da bu ana kadar kalmıştır? Baba – Eski zamana sizi çok meraklı görüyorum. İşte bu kazan pirimizden kalmıştır. Bize lazım olanı bu; biz bu günü düşünür, yarına Allah kerim deriz. Geçmiş zaman da hu. Rüstem Bey ile Aş Babanın yanından çıktık, Rüstem Bey: “Beklediği kazanın tarihini bilmiyor bu cahil adam!” diye kızdı, fakat biraz sonra da: - Monşer, Baba’nın felsefesi tuhaf: ‘bu günü düşünmek, yarına Allah kerim, geçmişe hu’; evet, bu da bir meslek olabilir. Amma, çok kritik olur. - Canım Rüstem Bey, dedim, biz buraya felsefe yapmaya, felsefe aranmaya gelmedik. İşte Aş Dede bir kazan bekliyor vesselam. Gülüşerek, sonra Kırklar Meydanını, camii, Balım Sultanı ziyaret ettik. Her taraf temiz, işler büyük bir sükunet ile, telaşi gösterilmeyerek görülüyor. Herkes vazifesini biliyor. Doğrusu takdirde bulunduk. Bir sıra Mustafa Kemal Paşa yanıma sokularak: “Büyük babalara ellişer lira verelim.” dedi. Ben de muvafık gördüm. Aş Babadan başlayarak ellişer lira verdik. Hizmet edenleri de sevindirdik. Fakat Aş Baba parayı alırken: “Eyvallah, fakat bu benim şahsıma değil, dergaha aittir.” dedi. Nihayet iyi bir intiba ile Hacıbektaş’tan ayrıldık ve Mucur’a geldik...”

    ATATÜRK
     

Sayfayı Paylaş